Ekspresyonizm Akımı

Ekspresyonizm 20. yüzyılın başında özellikle Almanya'da gelişen bir Modern Sanat akımıdır. İlk önceleri resim, heykel ve mimarlıkta etkili olmuş, daha sonra da diğer sanat dallarına yayılmıştır.Bu akımın sadece sanatsal değil, aynı zamanda düşünsel açıdan da kendine özgü temelleri vardır. Ekspresyonizm, bir yandan köhne kurumların yönlendirdiği bir kültüre karşı başlkaldırma, bir yandan da topluma yöneltilmiş bir suçlamadır. Bu çağın insanı yalnızdır, kendine yabancılaşmış, her türlü ilişkiden kopmuş, umutsuz bir varoluş korkusuna kapılmıştır. Daha çok önceden van Gogh'un canlı renkleri, Ensor'un korkunç hayaletleri, hepsinden çok da Munch'un -evrensel güçlerin yol açtığı panik dolu korkuyu dile getiren- Çığlık adlı resim, hep bu insanı haber veren ipuçlarıdır. Ekspresyonist resim, bir iç dünya görüşünün anlatımıdır, böylece bir dış görüntüye bağlı olan Empresyonizmin tam karşıtıdır. Tıpkı Romantiklerin yaptığı gibi dolaylı anlatımlara, simgesel değerlere yönelir.Runge ve Goethe renklerin simgesel değerleri üzerine yazılar yazmışlardır. Daha sonraları Gauguin ve van Gogh, farklı biçimde olmakla birlikte, aynı şeyleri yeniden fark ederler ve motiflerinde sert dış çizgiler kullanırlar.




Edward Munch’un ‘Çığlık(Scream)’ tablosuna baktığımızda
gözümüze ilk çarpan şey bir korkudur. Bir şeylerden korkan biri resmedilmiştir. Bu kişinin vücut yapısı bozulmuştur. Şekiller normal bir insanı gösteren çizgilerle yapılmamıştır. Tek başınalığı yalnızlığı ve bunun dehşetini simgeliyor. Bütün çizgiler çığlık atan başa doğru akıyor. İnsanın umutsuzluğunu, mutsuzluğunu, endişelerini, boğuntularını, korkularını, acılarını ve çaresizliğini dile getiren bu resim dışavurumcu bir ifadeye sahiptir. Renkler ruhsal durumu daha da vurguluyor.  İç içe geçmiş renkler karmaşıklığı yansıtmaktadır. Bu resimlerin yerini sinemada Dr. Caligari, Golem, Nosferatu alacaktır.




Ekspresyonizmin tarihsel gelişimi daha çok iki merkezde oluşur. Bunlardan biri  ''Die Brücke'' (Köprü) adlı grupla Dresden kentiyken; diğeri ''Der Blaue Reiter'' (Mavi Binici) adlı grupla Münih kentidir.
Ekspresyonizmin savaştan sonra Almanya'da özellikle sinema alanında devam etmesinin nedeni, kuşkusuz bu akımın neyi ifade ettiğiyle yakından ilgilidir.Bu anlayışa yönelmesi, toplumun her kesiminin yanı sıra sanatçıların da tüm şiddetiyle yaşadığı bu duyguları sanat aracılığıyla dile getirme ihtiyacından doğmuştu.

Dışavurumcu Alman Sineması’nın genel özellikleri;


-          Oyuncularda aşırı şiddetli duygulara yer verir. Oyunculuklar abartılıdır.

-          Dekor ve ışık kullanımında bozuk şekiller kullanılmıştır.
-          Çoğunluğu stüdyoda çekilen filmlerdir.
-          Konuları kişilik bölünmeleri, ruhsal bozulmalar ve doğaüstü olaylardır.
-          Korku sinemasına bir bakıma öncül olmuştur.
-          Prototip kullanımı yaygındır.
-          Filmde oyunculara kullanılan makyaj abartılıdır.
Akımın belli başlı filmlerini inceleyelim;


Praglı Öğrenci (1913)

Paul Wegener, Danimarka sinemasının estetik ölçülerinden ve Reinhardt'ın tiyatro yapıtlarından etkilenerek 1913 yılında Prag'lı Öğrenci adlı filmi tasarlar. Yönetmenliğini Danimarkalı Stellan Rye'nin üstlendiği bu film, o zaman tiyatro ve edebiyatta çok tutulan bir tema olan ''çift'' ya da ''iki'' kişilikli olma fikrini geliştirerek, Alman hayali öykülerini ve bunlardaki romantik kader atmosferini yeniden ortaya çıkarmaya çalışmaktadır.
KONU: Filmde, aynadaki yansısını(ruhunu) şeytana satıp karşılığında sevdiği zengin kadına ulaşarak yükselmeyi arzulayan genç bir öğrencinin öyküsünü anlatılır.Benzeri korku filmlerinde olduğu gibi, filmin amacı seyirciyi üpertici bir hava içine çekmektedir. Ancak, şeytanla yapılan anlaşma karşılığında dileklerini gerçekleştirme; bir karabasan dünyasında şeytani, doğaüstü güçlerin,kararsız, çaresiz insanlar üzerinde kullanılması,1920'lerin pek çok filminin konusunu oluşturacaktır.Aynadaki görüntünün ikinci bir kişi haline dönüşmesiyle öğrencinin iyimser beklentileri gerçekleşmeyecek; kötülüğün, kişiliği üzerinde egemen olmasıyla şeytani eğilimlerinin güdümünde kalan bir yaratık haline gelen öğrenci sonunda,aynadaki yansısını vurmak zorunda kalacaktır.Aynadaki yansıma, aslında gencin açgözlü ikinci yönü,egosudur. Bize Dorian Grey'in portresi anımsatan bu filmin, Alman sinemasında '' ben''in derinliklerine yönelik bir ilginin yerleşmesine katkısı oldu.




Der Golem: Yalnız ve Sevgisiz



Der Golem: wie er in die Welt kam Alman Dışavurumcu Sineması‘nın önde gelen örneklerinden birisidir. Paul Wegener‘in üçlemesidir Der Golem. Wegener ilk filmi Henrik Galeen ile birlikte çekmiştir. İkinci film 1917 tarihli Golem ve Dansçı Kız‘dır ancak bu film kayıptır. Sonuncusu ise 1920′de Carl Boese ile birlikte çektikleriGolem: O Dünyaya Nasıl Geldi‘dir. Bu son filmin görüntü yönetmenliğini Karl Freund‘un yapmıştır ve Wegener bizzat Golem’i oynamıştır.
Golem serisinin ilk filmi Kracauer tarafından “savaş sonrasının habercisi” sayılan filmler arasında belirtilir (Kracauer, 2010: 29). Kracauer ayrıca, Praglı Öğrenci (1913), Homuculus (1916) ve Golem’in benliğin temeline yönelmiş korkutucu bir ilgiyi dile getirdiğini vurgular. (2010: 31).
Golem aslında bir Orta Çağ hikâyesidir. Yahudi efsanesinden köken alır. Meydana gelişi semavi dinlerdeki yaratılış hikâyesine benzer özellikler taşır. Zira Golem de balçık ve çamurdan oluşturulur, daha sonra ona hayat verecek büyülü söz boynuna asıldığında ya da üzerine yerleştirildiğinde Golem canlanır. İnsandan en önemli farklılığı ise ruhu olmayışı ve zekâsının düşüklüğüdür.
1920 tarihli Golem hikâyesi, ilk Golem hikâyesinin öncesini konu alır. İlk filmde eski bir sinagogda bulunan Golem heykeli işçilerce antika tüccarına götürür. Antikacı bulduğu yazıdaki talimatları izleyerek Golem’i yeniden diriltir. Golem antikacının kızına aşık olur. Kız bu aşkı reddeder ve kaçar. Aşkı reddedilince yalnızlığını fark eder Golem ve öfkeyle önüne gelen ne varsa yıkarak kızı takip eder. Sonunda kuleden düşerek ölür. (Kracauer, 2010: 332)
Felaketin habercisi yıldızlar


1920 tarihli film ise Antik Yunan Tragedya‘sının beş bölümlük yapısına uygun çekilmiştir. Haham Löewyıldızlara bakarak Yahudilerin başına gelecek olan büyük bir felaket olduğunu söyler. Çok geçmeden de imparator Yahudilerin kaldıkları yerden ayrılmaları için ferman hazırlar. Haham Löew imparatora daha önceki hizmetlerini de anımsatarak özel görüşme ister. Kendisi aynı zamanda “Yahudilerin dili ve yüreğidir”. Herkes endişe içindedir. Bir yandan bu felaketten nasıl kurtulacaklarının hesabını yapmaya başlarlar. Bu sırada Haham Löew bu felaketten kurtulmak için Golem’in çamurdan heykelini yapmaya başlar. Haberi getiren Şövalye Haham’ın kızına aşık olur.
İkinci bölüm gökyüzündeki yıldızların görüntüsüyle başlar daha sonra bu görüntünün üzerine Yahudilerin simgesi Davut’un Yıldızı biner ve yıldızla Golem’in görüntüsüne geçilir. Bu Golem’in yaratılması için en uygun zamanın geldiğine işarettir.
Şövalye Florian, imparatordan yeni bir mesaj getirir.Löew Gül Festivali’ne davet edilir.
Bu sırada Golem’in eski bir Selanikli tarafından yaratıldığını, ona hayat verecek yazının boynuna asılırsa bu kolye asılı kaldığı sürece canlı kalacağı anlatılır. Sembolün adı ise Shem‘dir. Ölüleri diriltme sanatını anlatan kitapta, Solomonis‘in anahtarı, gizli isim ve yıldızların uygun vakti geldiğinde bu işi gerçekleştiren kimsenin ölüleri de diriltebileceği anlatılır. Haham büyüyü yapar. Şeytan biçimli Astaroth ortaya çıkartılır ve ondan gizli sözün söylemesi istenir. KelimeAstaroth‘un ağzından çıkar, şimşekler çakar. Haham karanlık güçlerden aldığı ismi bir kağıda yazar ve yanındaki korkan yardımcısının engellemelerine karşın Golem’in boynuna asar. Golem canlanıp şaşkınca etrafına bakınır.
Haham’ın “eseri ve hizmetkarı”: Golem
Haham akşam imparatorun yanına da Golem’i alarak gider. Bu sırada Şövalye de gizlice Haham’ın kızıyla buluşur. Haham Golem’i “eseri ve hizmetkârı” olarak tanıtır. Herkes şaşkınlık içinde kalmıştır. İmparator etkilendiği bu görüntü karşısında Löew’den başka marifetlerini göstermesini ister. Haham sessiz olmaları koşuluyla bunu yapacağını belirtir. Bir perde önünde, bir yönüyle büyülü “sinema gösterisi” düzenler. Hahamın Yahudi ataları yolculuk halindedir. Ahasveros adında gezgin bir Yahudi görünür. Herkes kahkahalarla gülüp sessizliği bozduğunda Ahasveros yaklaşır darbe indirir ve binayı çökertmeye başlar. İmparator Haham eğer onu kurtarırsa kavmini bağışlayacağını vaat eder. Haham Golem’e emir verir ve Golem çatının çökmesini engeller.
Haham Golem’le birlikte eve döner. Kızı da bu sırada gece boyu Şövalye ile birlikte olmuştur. Babasının geldiğini gördüğünde endişelenir. Golem ise gücünün farkında olarak artık hahama itaat etmek istememektedir. Haham son anda göğsündeki yıldızı alır ve onu cansız bırakır.  Dışarıdakiler sürgün edilmekten kurtuldukları için sevinç içindeyse de haham o kadar mutlu değildir. Dikkatsiz davranmıştır. Astaroth da yıldızlar uygun pozisyondayken Golem’i geri çağıracaktır ve Golem sahibine de karşı gelecektir.
Hahamın yardımcısı eve gelip Miriam’ı da alıp tapınağa götürmek ister. Bu sırada ise şövalyenin sesini duyar. İntikam almak için Golem’i bilinçsizce yeniden diriltir. Golem kapıyı kırıp içerir girer. Kaçmaya çalışan şövalyeyi kuleden aşağı atar. Her yeri ateşe verir. Miriam’ı da saçından sürükleyerek yanına alır.
Masumiyete yenilmek
Dua etmekte olan Yahudiler Golem’in serbest kalıp etrafı yakıp yıktığını öğrenince tedirginlik ve korku içinde bir şey yapılmasını beklerler. Haham Löew dualar okuyarak yangını söndürür. Golem de Miriam’ı Haham’ın kapısı önüne koyar. Haham’ın yardımcısı ise evin yandığını, şövalyenin de yangında öldüğünü kimsenin bundan haberdar olmayacağını söyleyip Miriam’dan onu affetmesini ister. Golem ise kasabanın kapısını kırıp dışarı çıkar. Tüm çocuklar kaçıp giderken bir tane küçük bir çocuk kaçmaz. Golem onu kucağına alır. Çocuk masumiyetiyle Golem’in göğsündeki yıldızı alır ve Golem cansız biçimde yere düşer. Çocuklar geri dönüp Golem’in cansız bedeni üzerine oturup oyun oynarlar. Haham kendilerini bugün üçüncü kezdir kurtaran Yehova‘ya dua edip Golem’in cansız bedenin içeri taşıtır. Film Davut’un yıldızının ekranda görünmesiyle biter.

Bir dönemin ruhu
Filmde Yahudilerin başına gelecek büyük felaketikinci dünya savaşından çok daha önce haber verilmiştir. Filmde Yahudiler sürgünden “daha önceki hizmetleri” dolayısıyla imparatorun huzuruna davet edilirler ve aslında Haham’ın yaptığı bir oyunla da sürgünden kurtulurlar. Ancak 20 yıl sonraki sürgün ve soykırımdan kurtulmaları mümkün olmamıştır. Filmde Yahudilerin sürgün kararı da Hitler‘in gerekçeleri ile benzerlik gösterir.
“Yahudilerin efendimizi çarmıha germeleri, kutsal olan Hıristiyan tatillerini görmezden gelmeleri, mala ve kıymetli dostlarının hayatlarına olan düşkünlükleri ve kara sanatlarla uğraşmaları bundan böyle göz ardı edilmeyecektir.”
Golem ile Frenkeştayn hikayeleri de, yaratılmış olmak, kendi yalnızlık ve sevgisizliğinin farkına varınca yıkıcı davranışlar bulunmak yönünden benzerlik gösterir. İnsanüstü bir fiziki güce sahip olmaları, sevilmek için itaat etmeleri onları toplumca kabul edilir bir yerde tutmaz. Dışlanır, dalga geçilir ve korku nesnesi halini alırlar. Bu açıdan Golem Almanların savaş sonrası dışlanmışlıklarını ve yalnızlıklarını metaforik düzeyde ortaya koyar.



Sevgisizlik ve Alman Ruhu
Filmin sonunda Golem’in kentin kapılarını kırarak dışarı çıkmaya çalışması, kendi sınırlarını zorlayıp “özgürlük istencini” belirtir. Almanya’nın 2. Dünya Savaşı sırasında “hayat alanı” diye tabir ettiği bir genişleme yaşamak istiyor gibidir. Ancak kapı dışında gördüğü çocukların içinde kendi masumiyetine dönüş yapar. Küçük kızı sevgiyle kucağına alır. Kız oyun oynarken de, tam da masumiyetini kullanarak Golem’i yeniden cansız hale getirir. Cansız Golem’in çocuklar için bir oyun nesnesi olması onu şirin hale getirdiği kadar, savaştan hırpalanmış Almanların “zayıf noktasını” ifade eder. Hep yeni şeyler arayan, savaşı, disiplinli, bütünlüğünü 19 YY’da sağlamış Alman ruhu, sınırlarını aşamadan yeniden kapana çekilmiştir. Kracauer Golem’in zayıflığını Homunculus’tan yapıtğı şu alıntıyla ifade eder, “Yaşamın sunmak zorunda olduğu en büyük şeyler (sevgiyle) aldatıldım.” (2010: 33) Golem’in ilk filminde bu “ima” düzeyinde vardır ama sonuncusunda kızın masum sevgisi bunu açık şekilde gösterir.

Der Golem, hem 1. Dünya Savaşı sürmekteyken hem de savaş sonrasında 2. Dünya Savaşı’nı haber vererek geleceğe öngörüyle yaklaşmış bir filmdir. Ancak filmi önemli hale getiren farklı yer ve zamanlar olsa da yeniden tehlikenin işaretlerini taşıyor olmasıdır. Der Golem bize yabancı değildir. Aynı dostsuzluk ve sevgisizlik içinde yalnızlaşan bizler için, Wegener’in Moğol yüzünde“bizden bir şeyler” de vardır.





Homunculus, 1. Teil (Otto Rippert, 1916)


Otto Rippert’in yönetmenliğini yaptığı bir filmdir. Bir profesör tarafından laboratuarda yapılan  Homonculus kontrolden çıkar ve ortalığı karıştırmaya başlar. Daha sonra da bir diktatöre dönüşen bu yaratık aslında Alman toplumuna bir diktatörün geleceğini haber veren uyarı gibidir. Burjuvazi tarafından yaratılan ve daha sonra da bir diktatöre dönüşen Hitler’in bir alegorisidir Homonculus.







Das Kabinett des Dr. Caligari (Dr. Caligari'nin Muayenehanesi)

Yapımı 1919'da gerçekleşen Robert Wiene'nin yönettiği Das Kabinett des Dr. Caligari (Dr. Caligari'nin Muayenehanesi), Alman sinemasının bu döneme ait en çok tartışılan filmlerinden biri olmuştur. Özellikle dekorların resimli panolardan oluştuğu, gölgelerin bile boyayla elde edilip, eğik bacalı, yamuk duvarlı evlerle yaratılan fantastik ve ürkütücü dünyası, filmin üstünden nerdeyse bir asır geçmesine rağmen unutulmamasını, ilgiyle izlenmesini sağlamıştır. Öyleki Caligarism, Fransa'da eleştirmenler tarafından, psikolojik olguları işleyen filmleri ve dışavurumcu akımı tanımlamak üzere kullanılan bir terim olmuştur. (Günaydın, 1997:113)



Film öyküsünde Kuzey Almanya'da küçük bir kasabaya gelerek bir panayır sırasında gösteriler yapan Dr. Caligari'nin etrafında oluşan ilginç olaylar anlatılmaktadır. Açılış sahnesi bir bahçedeki bankta oturan genç bir adamın (Francis) yanındakine bir öykü anlatacağını söylemesiyle başlar. Francis küçük bir kasabada yaşamakta, yakın arkadaşı Alan'la birlikte Jane'in sevgisini kazanmaya çalışmaktadır. (Abisel,1989:163) Bir gün kasabada panayır kurulur. Çadırlardan birinde gösterilerine başlayan Caligari, Cesare'yi hipnotizle uyutmakta ve onun seyircilerin sorularını yanıtlamasını sağlamaktadır. Caligari belediyeye izin almak için gittiğinde, oradaki memur ona kötü davranır. Aynı gece memur odasında ölü bulunur. Sonraki gün gösteriyi izleyenler arasında Francis, Alan ve ikisinin de âşık olduğu Jane de yer alır. Caligari'nin uyuttuğu Cesare seyircilerin sorularını yanıtlamaktadır. Alan Cesare'ye ne kadar yaşayacağını sorar ve 'Şafağa kadar' cevabını alır. Ertesi gün Alan da ölü bulunur; Francis, Caligari'den şüphelenmektedir ve onu izlemeye alır. Öte yandan Caligari Cesare'ye Jane'i öldürmesini emreder. Ama Cesare Jane'in güzelliğinden etkilenerek onu öldüremez ve kaçırır. Kaçırırken daha fazla dayanamaz ve yere yığılır, Jane kurtulur. Francis ve polisler bunun üzerine Caligari'yi yakalamak için karavanına gelirler, ama Caligari kaçmıştır. Francis onu araştırır ve bir akıl hastanesinin müdürü olduğunu öğrenir, bu akıl hastanesinin doktorlarına olayı anlatır. Gece beraber gizlice onun odasına girerek bir araştırma yaparlar. İncelenen defterlerde, Kuzey İtalya'da dolaşan Caligari adlı bir adamın on sekizinci yüzyılda yardımcısı Cesare'yi uyutarak gösteriler yaptığı, onu kullanarak cinayetler işlediği anlatılmaktadır. Hastane yöneticisinin notları, onun hastalarını hipnotize ettiğini de ortaya koyduğundan iki olay birleştirilince Caligari yakalanır, deli gömleği giydirilir ve bir odaya kapatılır. (Abisel,1989:163)


 Daha sonra filmin başındaki mekâna dönülür, Francis'in öyküyü, Jane ile Cesare'nin de aralarında bulunduğu hastaların etrafta dolaştığı bir akıl hastanesinin bahçesindeanlattığı, onun da hastalardan biri olduğu anlaşılır. Caligari ise başhekimdir. Onu gören genç adam üzerine saldırır ama bu sefer o yakalanıp odaya kapatılır. Doktor gözlüğünü takar ve kameraya bakar, yüzünde Dr. Caligari'ninkini andıran alaycı ve kurnaz bir ifade vardır…



Filmin senaryosu ilk başta çekirdek öykü olan panayır ve orda işlenen cinayet ve sonrasında akıl hastanesinde Caligari’nin yakalanması çevresinde yazılmışken, öyküyü saran ana çerçeve, yani aslında her şeyin bir “delinin kafasındaki hayaller” olduğu çerçevesi, daha sonra filmi yönetmesi düşünülen Fritz Lang tarafından önerilip, eklenmiştir.(1997:114). Bu değişiklik, filmin görselinde aslında birbirleriyle olanaksız ilişkiler içinde olan boyalı duvarları, tavanları, eğri büğrü sokak­ları, uçurtma biçimi pencereleri, yapay ve çiğ bir aydınlat­mayla elde edilen iki boyutlu atmosferi ile oyuncularının boyalı yüzleri, Francis'in akli dengesizliğine bağlanmış olu­yordu. (1989: 165) Filmden baştaki ve sondaki bu ‘gerçekçi’ bölümleri Caligari'yi, masumları kandırarak suç işlemeye iten egemen bir güç olarak Alman otoriterliğinin bir sim­gesi olarak okumak olası hale geliyordu. Böylece, denetlenemeyen çılgın bir otoritenin, akıl tarafından yenilmesi, savaş sonrası döne­min koşullarından kaynaklanan korkuları dile getiren fil­min umutla sona ermesini sağlayabilirdi. Ama çerçeve öykü, filme, otoriteye başkaldırmanın çılgınlık olduğu ile­tisini yükleyivermişti (Abisel,1989:165).

Dr. Caligari'nin Muayenehanesi sadece film olarak Alman dışavurumcu si­nemasının ilk örneği olmakla kalmamış aynı zaman da, ‘Dr. Caligari’, sinema tarihinde yaratılan ve uluslararası nitelik kazanmış ilk karakter de olmuştur. Caligari bir anlamda, insandan öte, zalimliğin ve endişenin, düşün ve gerçeğin karışımı bir ruh halini temsil etmektedir. Senarist Cari Mayer ve Hans Janowitz, çekirdek hikâyede aslında savaşın acımasızlığına ve Dr. Caligari'nin temsil ettiği otoriteye karşı başkaldırılarını dile getirmişlerdir. Burada eleştirilen aslında Caligari'nin Cesare'ye yaptığı gibi, insanları düşüncesiz bir robot haline getiren Prusya otoritesidir. Serhat Günaydın, makalesinde bu noktayı daha da açarak politik eleştiri savını şu sözleriyle tamamlamaktadır:

Mayer ve Janowitz'ın, Caligari senaryosunu yazarken amaçları, bilinçli olarak bir Führerprinzip ya da otorite prensibinin eleştirisinden çok, daha sonra çeşitli yönleriyle Naziler tarafından yeniden yorumlanacak Prusya militarizminin eleştirisiydi. Böylece başlangıç olarak her ne kadar II. Reich dönemi hedef alınmışsa da, aslında onu izleyecek III. Reich dönemi de eleştiri kapsamında kalmıştırBu açıdan okunduğunda da dışavrumculuk akımının, tarihsel ve toplumsal süreçle birebir denebilecek ilişkisi görülebilmektedir. Aslında bir bakıma 1914-1918 savaşına gönderme yapan senarist Cari Mayer, Caligari ile 1919'da yeni yeni ortaya çıkan ve 1933-1945 yılları arasında daha etkili hale gelecek Nazizmin habercisi olmuştur. (1997:114)


Caligari filmindeki ilkel otoritenin akla egemen olmasının eleştirisi, filmin başarısında büyük etkenlerden biri olmuştur. Günaydın’ın aktardığına göre, film piyasaya sürülürken 'Du musst Caligari werden' (Caligari olmalısın) sloganları kullanılmıştır. (1997:114)

Öte yandan Caligari başarısını sadece içerdiği siyasal eleştiriye değil, sinemaya getirdiği yeni görsel anlayışa da borçluydu. Filmin dekor yapımcısı Hermann Warm Caligari filmindeki estetik anlayışı "Das Filmbild muss Graphik werden" (Film görüntüsü grafiğe dönüşmelidir) olarak açıklıyordu. Her şey perspektifin, ışıklandırmanın, formların ve mimarinin alışılmışın dışında kullanılması ve tamamen resimsel özelliklerin öne çıktığı bu iki boyutlu dekor anlayışı üzerine kurulmuştu. (Günaydın, 1997:115) Sinemanın, hile­lere gerek kalmaksızın, çevre düzeni aracılığıyla da gerçeği bozabileceğini gösteren film, yoğun ışık-gölge zıtlıklarıyla elde edilen tedirgin edici ve gizemli atmosferindeki, dekorlarındaki, makyaj tekniğindeki yenilikçi tarzıyla ardından gelecek pek çok filmi etkilediğini söylemek mümkündür. (Abisel,1989:165)



Savaş ve savaş sonrası koşulların yarattığı ekonomik ve toplumsal sarsın­tılarla çöküntüye uğrayan alt-orta sınıfın yaşamını, ruhsal dünyasını ve saplantılarını anlatan bu filmlerin psikolojik boyutları ağır bastığından, umutsuz ve çaresiz kahramanların dünyası son derece kasvetli bir hava taşıyordu. İşte toplumun kaynaklık ettiği karamsar temalar bunlarken, dışavurumcu aydınlatma tekniğinin yarattığı gölgeler, karanlıklar ve siyah-beyaz zıtlığının kullanılışı bu temaların yaratılmasına büyük katkıda bulunuyor, duyguları, iç dün­yaların labirentlerini sergilemek için kamera kullanımı ye­niden değerlendiriliyor, yeni yöntemlere başvuruluyordu. (Abisel,1989:182)


Dışa­vurumcu eğilimin sergilendiği, iç dünyaları irdeleyen, ka­der ve ölüm gibi temaları net biçimde işleyen filmler sessiz Alman sinemasına asıl büyük ününü ka­zandıran yapımlar olarak tarihe geçmişlerdir. Dr. Caligari'nin Muayenehanesi'nden sonra en etkileyici örnekler arasında, Wiene'in Hakiki'si (Genuine, 1920) ve Raskolnikov'u(1925), K. Heinz Martin'in Sabahtan Geceyarısına (Von Morgens bis Mitternacht 1920), Arthur Von Gerlach'ın Vanina ya da Darağacı Evliliği (Vanina öder die Galgenhochzeit,1922), Robison'un Gölgeler’i (Schatten, 1923), Paul Leni'nin Balmumu Figürler Odası (Das Wachsfıgurenkabinett 1924), ve Fritz Lang'ın Yorgun Ölüm'ü (Der Müde Tod, 1921) sayılabilir. (Abisel,1989:168- Günaydın,1997:115)

Günaydın adı sayılan filmler için verdiği detayların bazılarında, Heinz Martin'in, tiyatro için yazılan bir senaryodan uyarladığı Sabahtan Geceyarısına filmde, “Caligari'deki dekor anlayışı daha da ileri götürülerek, dekora uyması için oyuncuların yüzüne de çizgilerin çizildiğini” söylemektedir.

Diğer bir yönetmen Arthur Robison, Gölgeler filminde “klasik bir tiyatro sahnesini gölge oyunları ve ışıklandırma teknikleri kullanarak Caligaresque bir dekora dönüştürdüğünü” belirtmektedir.
Yavaş yavaş dekor ve ışıklandırma teknikleri yerlerini elektrik ışıklandırmasına ve üç boyutlu dekorlara bıraktığında Caligari’nin yarattığı etki hafiflemeye başlamıştı. Bu açıdan Günaydın, Paul Leni'nin Balmumu Figürler Odası filmini dışavurumcu dönemin önemli sayılabilecek en son çalışmalarından biri olarak saymaktadır.(11) Bu Dışavurumcu akımın son filmi olarak görülse de, akımın etkisi bundan sonraki birçok filmde de kendini hissettirmiştir. (1997:116)

Nilgün Abisel’e göre de “1920'lerin ortalarına doğru etkisi hafiflemeye başlayan dı­şavurumculuk, doğalcı eğilimler taşıyan ve "oda filmi" (Kammerspielfilme) olarak adlandırılan filmlerdeki görsel düzenlemelerde” görülmeye devam etmiştir. " (Abisel,1989:168) Sonuçta, her ne kadar Dışavurumculuğun Alman sinemasındaki yaratıcı dönemi 1920 ile 1925 yılları arasıyla sınırlansa da, dünya sinemasına olan etkileri uzun yıllar sürmüştür.










Nosferatu: Bir Dehşet Senfonisi (1922)


Nosferatu, 1922 yılında Almanya'da çekilen, Alman dışavurumculuğu akımının başyapıtlarından biri sayılan ve korku sinemasının sayılı klasiklerinden olan bir korku filmidir. F. W. Murnau'nun yönettiği filmde Max Schreck, vampir kont Kont Orlok rolündedir. Filmin orijinal Almanca adı Nosferatu, eine Symphonie des Grauens yani Nosferatu, Bir Dehşet Senfonisi'dir. Film 1921 yılı ile 1922 yılı arası çekilmiştir. Film, Bram Stoker'ın Drakula romanının bir uyarlaması olduğu ve telif ödenmeksizin yapıldığı için yayından kaldırılmıştır. İzinli olarak ilk Drakula filmi 1931 yılında çekilmiştir. Nosferatu filminde Bram Stoker'ın filminden farklı olarak vampir kontun adı Orlok'dur. Bram Stoker'ın Drakula'sında ise vampir kontun adı Drakula'dır.



Konusu:
Thomas Hutter Almanya'nın Bremen'e bağlı Wisburg isimli küçük bir kasabasında karısı Ellen ile birlikte yaşamaktadır. Transilvanya'da yaşayan Kont Orlok'dan bir mektup gelir. Bazı sembollerle dolu bu mektubu Renfield isimli kişi Hutter için okur. Zengin bir kişi olan Kont Orlok ile emlak anlaşması yapmak için Hutter Transilvanya'ya gidecektir. Kont Orlok, Karpat Dağlarının eteklerinde yaşadığını ve şatosunun yerini mektupta belirtmiştir. Büyük bir heves içinde Kont Orlok ile emlak anlaşması yampak için giden Hutter karısı ile vedalaşıp hazırlanır. Almanya'dan Transilvanya'ya doğru yola çıkar. Ellen, Hutter'in Transilvanya'ya gitmek istemesini yine de pek hoş karşılamaz.
Atı ile yola çıkan Hutter şatonun yakınlarındaki bir hana uğrar. Handaki insanlara Kont Orlok'un şatosuna gideceğinden bahsedince şatodakiler şaşırır. O gün handa uyuyan Hutter ertesi gün uyanıp bir at arabasına biner. Atarabasının sahibi Hutter'ı şatonun yakınlarında bir yerde bırakır. Buradan sonrasını Kont Orlok'un atarabacısı, götürür. Hutter şatoya vardığında şatonun kapısı kendiliğinden açılır. Kont Orlok'u gören Hutter, Kontun insana benzemediğinden dolayı ürperir.Hutter Kont Orlok ile tanışır. Kont Orlok ve Hutter akşam yemeğinde iken Hutter bıçak ile yanlışlıkla elini keser. Hutter'in parmağının kanadığını gören Kont Orlok, Hutter'in parmağını tutarak kanını emer. Hutter bu olaydan sonra daha da şaşırmıştır. Hutter akşam koltuğun üzerinde uyuya kalır. Uyandığında boynunda iki tane delik görür. Bunlar vampir ısırığıdır. Hutter karısı Ellen'a mektup yazar.Mektupta karısına üzülmemesini söyler. Daha sonra da bölgedeki bir kişiye mektubu ulaştırmasını söyler.
Hutter şatonun içinde dolaşırken Kont Orlok'un odasına girer ve odada küçük bir el kitabı bulur. The Book of the Vampires yani Vampirlerin Kitabı adlı bu kitap Kont Orlok'a aittir. Bu kitapta vampirler hakkında bilgi bulunmaktadır. Hutter Kont Orlok'un bir nosferatu yani bir vampir olduğunu anlar. Kapıyı açıp odadan dışarı çıkmak ister. Dışarıda onu Kont Orlok beklemektedir.Orlok odanın içine girer. Karısı Ellen'de bu sırada kabus görmektedir.Ellen uykuda iken kalkıp evin balkonuna çıkar. Hutter uyur. Uyandığında Orlok'u göremez. Şatonun aşağısına iner. Burada bir tabut görür. Tabutu açtığında içinde Orlok'u görünce şok olur. Hutter ortalıktaki çarşafları birbirine bağlayarak şatodan aşağı atlar. Hutter'i nehirde taşımacılık yapan insanlar bulur.
Kont Orlok, Hutter'in karısı Ellen'ı farkeder. Kont Orlok, Ellen'e aşık olur.Kont Orlok mezarının içine girer. Başka tabutlarında Almanya'ya götürüldüğü bir geminin tayfaları Kont Orlok'un tabutunu da yanlışlıkla gemiye koyarlar.Kont Orlok gemi denizde giderken mezarından çıkar.Güverteye gelerek geminin, Ellen'ın bulunduğu Bremen'e gitmesini sağlar. Ellen kocasının dönmesini beklemektedir. Renfiel ise efendisinin geldiğini anlayınca çıldırır. Çevredeki insanlar tarafından akıl hastanesine kapatılır. Hutter sonunda karısının yanına gelir.Kont Orlok da tabutu ile Bremen'e gelmiştir.

Orlok penceresinden Ellen'e bakmaktadır.Ellen ise hipnotize olmuş gibi Kont Orlok'un dediklerini yapmaktadır. Daha sonra Kont Orlok, Ellen'ın yanına gelir. Evin penceresi açıktır. Güneş doğar. Güneş ışığı Kont Orlok'a temas eder. Kont Orlok yok olarak ölür.




Yapım:
Romandan sapma
Nosferatu filminde vampir kontun adı Orlok, Bram Stoker'ın yazdığı romandaki vampir kontun adı Drakula'dır. Nosferatu filmindeki karakterlerin isimleri romandakinden farklıdır. Örneğin romandaki John Harker karakterinin ismi Thomas Hutter'dır. Kont Orlok'un yanında başka yardımcı vampirler yoktur. Sadece kendisi vardır. Şehir gibi insanların bulunduğu yerlerde dolaşabilmektedir. Filmin öyküsü 1838 yılında geçmektedir.
Etkileri
Film ilk vampir temalı filmlerin başlangıcıdır. Bu filmden sonra Amerika, Almanya, Filipinler, Türkiye, İngiltere, Hindistan, Japonya, Meksika ve Malezya gibi birçok ülkede vampir temalı filmler çekilmiştir. Bu filmden sonra Bram Stoker'ın karısı Florence Balcombe'ye telif ödenerek ilk yasal Drakula filmi olan Drakula çekilmiştir. Nosferatu filminden sonra 1923 yılında Drakula halála filmi çekilmiştir. Bir Macar filmi olan Drakula halála, fazla rabet görmemiş ve tanınmamıştır. Universal Stüdyoları ile İngiliz Hammer Şirketi daha sonra pek çok devam Drakula filmi çekmiştir. Universal Stüdyoları genellikle Drakula rolüne Bela Lugosi'yi, Hammer Şirketi ise Christopher Lee'yi uygun bulmuştur. Telif hakkı ihlali ile çekilen filmin kopyaları imha edilse de Münih'te bir kopyası bulunup yeniden piyasaya sürülmüştür. 1979'da filmin yeni versiyonu Nosferatu: Gecenin Hayaleti filmi çekilmiştir.
Filmin çekiliş hikâyesi
Enrich Dieckman ve Albert Grau, Almanya'nın 1. Dünya Savaşında yenildiği sırada Prana Film isminde bir film şirketi kurmuştur. Bu şirketin tek filmi Nosferatu'dur. Enrich Dieckman'nın asıl mesleği ticaret, Albert Grau'nun asıl mesleği ise ressamlık ve mimarlıktır. Enrich Dieckman ve Albert Grau, çekilecek filme konu olarak Bram Stoker'ın Drakula romanını uygun bulmuşlardır. Henrik Galeen'e senaryoyu yazdırmışlardır. Yönetmen koltuğuna ise Friedrich Wilhelm Murnau'yu oturmuşlardır. Film büyük başarı kazansa bile Drakula romanının uyarlaması olup telif ödenmediği için ölen Bram Stoker'ın karısı Florence mahkemeye dava açmıştır. Mahkemeyi Florence kazanıp filmin kopyaları imha edilmiştir. Münih'te eklenen sahnelerle film yeniden piyasaya sürülmüştür.









Metropolis (1927)

‘’Başın ve ellerin arabulucusu kalp olmalı’’  filmin birçok kere değindiği bu cümle ilk bakışta çok masumane olsa bile  gerçek hayat için bu kadar basit olduğunu söylemek mümkün değil. Çünkü söylemlerin hangi amaçla yapıldığını tam olarak bilememek ve belirsizlik içinde uzatılan ‘’biz değiştik’’ mottolu her eli sıkmak, sonradan başınıza geleceklere eyvallah dememiz anlamına geliyor.
Film Naziler  tarafından da oldukça beğenilmiş özellikle de “arabulucu” simgesi halkın farklı kesimleri arasında dengeyi sağlayacak olan devlet ile özdeşleştirilmiştir. Bu örnek bile  Alman Dışavurumcu filmlerin aslında istemeden de olsa ‘’Hitler  faşizmine’’ ne kadar çok destek sağladığını gösterir.
Film korporatizm vurgusu yapmaktadır. Korporatizmin iki amacı vardır:  Birincisi ekonomik hayatı yeniden kurmak. İkincisi ise sosyal adaletin tesisini sağlamak. İlk bakışta kavram ve tanımdan ötürü masumane gelen bu vurgunun Mussoli’nin deyimiyle  “Faşist devlet korporatiftir” . Ve ‘’faşizm’’ ekonomik modelini korporatizm üzerine kurar. Korporatizm ekonomi modeli ile Mussoli’ni dönemi İtalya’sında olduğu gibi işsizlik azalıp, milli gelir yükselmiş olduğu görülebilir ancak bu ekonomik sistem içerisinde farklı kesimlerden insanlar, toplumlar, görüşler ancak ve ancak devletin faydasına olacak şekilde bir arada bulunurlar, bir çıkar grubudurlar ve çıkarlarına müdahale edilecek en küçük noktada yıkıcı bir pozisyona geçerler.
Georg Simmel’in 1903’te yazdığı ‘’Metropol yaşamı ve Zihinsel Yaşam’’ adlı makalesinin daha dün yazıldığı hissini verdiği gibi bu filmde 1927′de çekilmesine rağmen sanki bugünü yansıtıyor gibi durmakta. Nedeni ise basit insanlık hep aynı sorunlarla uğraşmakta ve ısrarla bundan yüz yıl önce bu durumu gören insanların sözüne gitmeyi tercih edemiyorlar. Günümüzde bu çok zor olsa bile imkansız olmadığı da bir gerçek.
Yönetmen Fritz  Lang senaryosunu eşi Thea von Harbou ile birlikte yazmıştır. Ancak filmin dekorlarını tasarlayan kişilere   ve müziklerini yapan Gottfried Huppertz’a da teşekkür etmek gerek. Gerçekten filmde çok büyük emek var ve  filmin meydana gelmesinde  katkıda bulunan herkesin bu işte emeği çok büyük.
Film Alman Dışavurumculuk üslubu ile çekilmiş ve bu üsluba hayranlığım bir kez daha arttı bu film ile. Dekorlardaki yaratıcılık, makyaj, ışıklandırma herşey ince ayrıntısıyla düşünülmüş. Melies’den devralınan bilim-kurgu türü yapımları bir adım daha ileri götüren bir film olmuş.
Filmin geçtiği yüzyıl verilmemiştir ancak makineye olan düşkünlüğün arttığı ve makinelerin yüceltildiği bir nevi ileri kapitalizme  geçmiş yani hislerin söndürüldüğü ve kitlelerin arasında dev ekonomik uçurumlar  olan bir kesim tüketmek, diğer kesim üretmek ile yükümlü olan bir  toplum biçimi içinde geçmektedir  filmin  hikayesi.
Filmde cennet ve cehennem aynı dünya içinde yer almaktadır. Yer altında yani cehennemde işçiler ve aileleri yer üstünde ise onların emeği ile zevk-ü sefa içinde  hayat süren ve sürekli tüketen bir toplum bulunmakta. İşçiler ne kadar derine inerse  yer üstündeki ‘’oditoryumlar, kütüphaneler, tiyatrolar, stadyumlar vs’’ o kadar gökyüzüne çıkmaktadır.


Film üç bölümden oluşmaktadır. İlk bölümün adı ‘’Giriş’’ tir.
Bu bölümde  insanlar arasındaki farkları görürüz. Ve zenginler zengini Joh Frendersen’in kurduğu imparatorluğun yeni ‘’Babil Kulesi’’ nin görkemine tanıklık oluruz. Cennet bahçesinde huriler içinde gününü gün eden oğul Frendersen, bir gün nerden geldiği belli olmayan bir kadınla karşılaşır ve onun peşinden giderken tesadüfen işçilerin koşullarını görür. Yaşadığı şok ile babasına durumu anlatsa da, babası için bu bir şey ifade etmeyecektir. İşçiler fabrikada ölümüne çalışmaktadır ve makine ‘’Moloch’’ yani film boyunca duyacağımız ‘’M-Makine’’sinin bir canavar olduğunun, insanların bir kısmını zorla kurban, bir kısmınında gönüllü olarak kendilerini feda ettiği bir canavar olarak görür.

Moloch gerçekliğini ise şu kıssadan almaktadır:  ‘’Ge-hinnom(kudüsün güneyinde bir vadinin ismi)’da ikamet eden tanrıdır. Bir zamanlarİsrailoğulları bu cehennem tanrısına tapmışlardır ve onun öfkesini yatıştırmak için;  ona çocuklar kurban etmişlerdir.  İlk defa yahuda kralıAhaz,  Hinnom vadisinde  ”buhur”(bir çeşit tütsü)  yakıp çocuklarını yakmıştır. Moloch çok uzun bir süre çocuklara doymamıştır.  Kral Manasse de oğlunu sunmuştur kendisine.Kral Yoşiya dinsel reform yapana kadar bu böyle süregelmiştir’’.  Daha filmin başında gördüğümüz ve bilinçsizce aldığımız bu mesajlardan filmin ilerleyen sahnelerinde daha çok vardır. Bu gibi mesajlarla Yahudi düşmanlığı yaratılmıştır, Nazilerin filmi sevmesinin asıl nedenlerinden biride bu olsa gerek.

Fredersen durumu anlatmak için babasının kulesine yani Babil Kulesine geldiğinde aralarında şu diyaloglar geçer;
Fredersen: … fakat bu şehri elleriyle yapan insanlar nerede
Joh Fredersen: Onlar yerin altında.
Fredersen: Peki bir gün sana karşı gelirlerse ne olacak?
Joh Frendersen sadece güler çünkü böyle birşeyi mümkün görmez. Kurduğu sistemde insanların düşünmeye vakti olmadığını düşünmektedir. Ancak işçiler kendi içlerinde bir şekilde örgütlenmişlerdir. Ve bunun nasıl olduğunu bilmemektedirler bu yüzden Joh Fredersen çılgın bilim adamı Rotwag’ın evine gider ve ondan yardım ister. Rotwag’ın evinin çeşitli yerlerinde  ‘’Davut Yıldızı’’ bulunmaktadır. Bilim adamını Yahudi biri olarak göstererek yine ‘’antisemitist’’ bir  tavır  takınılmıştır. Bu sırada oğul Frendersen ise yeraltına  gitmeye karar vermiştir ve  11811 numaralı işçi ile yer değiştirir. 10 saat bir makinenin başında çalıştıktan sonra işçilerin durumunu daha iyi anlar Ne kadar ironik değil mi? Günümüzde de aslında herkesin bir numarası var ve bu sayısal değerler ile yaşıyoruz. Örneğin kimlik numaramız, bilgisayarımızın ip numarası ve yapılan araştırmalarda hissi olmayan sayısal değerler olarak belirtilen veri değerleri…


Rotwang ise Joh Frendersen’a  yeni icadını göstermektedir ‘’Makine-İnsan’’ ı. Android olarak niteleyebileceğimiz bu makine-insan geleceğin insanı olarak lanse edilir. Rotwang bu çılgın şehri meydana getiren kişidir ancak Fredersen bu şehrin kralı olmuştur. Aralarındaki bu kopuşmanın nedeni ise ‘’Hel’’ adlı kadındır, ikiside Hel’i sevmiş Fredersen’in ondan çocuğu olmuşken, Rotwang aşkına karşılık bulamayınca onu tekrar hayata getirebilmek için, bir elini kaybetmeyi bile göze alarak makine-insanı yaratmıştır. Rotwang  Fredersen’in getirdiği planı çözer.

İşçilerin gizli buluşma yeri yer altı mezarlığıdır. Ve burada bir ‘’Azize’’ etrafında toplanmış, kurtuluşu beklemektedirler. Etrafta Hristiyanlarca kutsal sayılan haçların bulunduğu bu yerde ‘’Maria’’ nın onlara anlattığı ‘’Babil Kulesi’’ efsanesini dinleyerek, eller ve kafalar arasında kalp olacak’’arabulucularını’’ beklemektedirler. Maria adı da ilginçtir ki Türkçe’de ‘’Meryem ana ‘’ manasına gelmektedir. Hz. İsa kıyametten önce gelecek ‘’mesih’’in ta kendisidir ve Meryem onun annesidir burada da ‘’arabulucu-kurtarıcıyı’’ bulan kişi Maria’dır. Arabulucuları ise Joh Frenders’ın oğlu Frendersen’dir. Bu çarpıtma ilerleyen sahnelerde çok daha farklı anlamlara gelecek ve ‘’Ateist’’ bir bakış açısı sunacaktır.
Filmin Türkiye’de aynı yıl gösterime girecekken yasaklanmasının sebeplerinden biriside ‘’ateizim propagandası yapmak’’tır.



Maria’nın anlattığı ‘’Babil Kulesi’’ efsanesine bir göz atacak olursak.  ‘’Tevrat’ta, Kur’an’da ve dünyanın birçok bölgesinde yerel efsanelerde bahsi geçen, Tanrı’ya ulaşmak için inşa edilen kuleye verilen addır.’’ Ve bu kulede onlarca farklı  dil konuşan insan vardır. Bu insanlar bir süre sonra anlaşamaz ve çıkan kargaşa ile kule yıkılır. Bu kuleye ‘’Babil’’ isminin verilmesi ise bu olaydan sonra olmuştur İbranice ”Bavel” kelimesinden türeyen ve “kargaşa, karışıklık” anlamına gelen bu kelime ile anılmıştır kule.
Frendersen ve Rotwang işçilerin planını anlayınca. Frendersen bir plan yapar. Makine-insan’ı Maria’ya benzetmesini ister. Böylece işçilerin arasın nifak sokup, inançlarını kırmak istemektedir. Rotwang’ın Maria’yı korku ile yönlendirip kaçırmasıyla giriş bölümü son bulur. Bahsettiğim Yahudi amblemi yine bu karedede karşımıza çıkar.


İNTERMEDYA
Bu bölüm ‘’ Babilon’un fahişesi’’ nin bir katedralde İncil’den alıntılarla tasvir edilmesi ile başlar. Babilin fahişesi İncil’de  Vahiy 17’de şöyle anlatılır.  ‘’ Kadın, mor ve kırmızı giysilere bürünmüş, altınlar, değerli taşlar,  incilerle süslenmişti. Elinde iğrenç şeylerle, fuhşunun çirkeflikleriyle dolu altın bir kase vardı. ’’ Bu söz ile açılan ‘’intermedya’’ bölümü yine İncil’den bir alıntı ile devam eder bu seferde karşımızda ‘’7 ölümcül günahı’’ ve ölümü sembolize  eden 8 adet heykel görürüz.

Fredersen Maria’yı ararken tesadüf eseri Rotwang’ın evinin önünden geçer ve kadının çığlıklarını duyar, zorla içeri girer. Rotwang’ın evinde kapana kısılan Fredersen daha sonra Rotwang  tarafından babasının yanına yönlendirilir. Burada Maria ve babasını bir arada görünce şoka girer ve hastalanır. Oysa o gerçek Maria değildir. Bilim adamı Maria’nın bedenini, androide kopyalar ve makine-insan ‘’cyberg’’ (insan görünümlü robot) görünüme kavuşmuştur. Günümüz bilimkurgularına taş  çıkartan ve yeni ufuklar açan bu sahne son derece güzel bir şekilde çekilmiştir.
Rotwang ve Frendersen makine-insanı diğer insanların karşısına çıkartır. Dansı ile erkekleri  büyüleyen makine-insan onları kendisinden geçirmiş ve Babil’in fahişesi görevini yapmaya başlamıştır ve intermedya bölümü sona erer.


FURİOSO(itiraflar)
Artık yerüstündeki hemen hemen herkes günlerini ‘’Yoshiwara’’ da geçirmektedir. Bu bölge ise gerçekte Japonya’nın Tokyo şehrinin bir bölgesinin adıdır ve filmdeki gibi zevk ve eğlence bölgesi olarak anılır. Ehliyetli zevk semtidir. Utamaro Kitagawa adlı ukiyo-e baskı ustası modellerinin çoğunu bu semtlerden bulmuştur. Makine-Maria ise bu zevk semtinin fahişesidir ve onun için arkadaşlar birbirini öldürmektedir, intiharlar olmaktadır… Aynı zamanda yer altındakileri de isyan için kışkırtır. Makine kendisine verilen görevi eksiksiz yerine getirmektedir. Gerçek Maria ise Rotwang tarafından alıkonmaktadır. Ve Joh Fredersen ve onun düzenini nasıl yok etmek istediğini, robotun sadece kendi emirlerine uyduğunu Maria’ya itiraf ederken Fredersen gizlice onu dinlemektedir. Daha sonra ikisi arasında arbede çıkar ve kız kaçar.

İşçiler ise Fredersen’in uyarılarına rağmen robot Maria’ya inanır ve galeyana gelirler, kadın ve erkekler toplanıp fabrikaya doğru hareket ederler geride ise çocukları kalmıştır. İşçiler fabrikayı basar ve m-makinesini yok ederler. Fredersen ustabaşına emir verir ve ana jenaratörüde yok etmelerini ister. Makine kentin kalbi olan bu yerin yok edilmesini ister ve işçilerde galeyanda olduğu için makineyi ustabaşının uyarılarına rağmen yokeder. Yeraltı kentini su basar ve Maria geride kalan çocukları kurtarmaya çalışmaktadır. Fredersen ona yardım eder çocukları kurtarıp ‘’Oğul Bahçesi’’ne götürürler. Ustabaşı kendine geldiğinde ortalıkta makine-maria yoktur oradan kaçmış ve Yoshiwara’ya gitmiştir. Metropolis’te ışıklar gitmesine rağmen eğlence devam etmektedir.

Ustabaşı Grot’un ‘’Çocuklarınız nerede?’’ sorusu ile kalabalık kendisine gelir. Zevk ayinlerinden vazgeçeler ve cadının peşine düşerler. Cadı diye gerçek Maria’ya rastlarlar ve onu kovalarken makine-Maria’yı ele geçirip yakarlar. Yakılırken gülmektedir. Fredersen onun gerçek Maria olduğunu sanarak onu durdurmak ister  fakat daha sonra Rotwang’ın aklını yitirip Hel diye Maria’yı kovaladığını görünce onu kurtarmaya çalışır. Bu sırada yananın robot olduğu görülür. Olay yerine Joh Fredersen gelmiştir. Tek düşündüğü ve endişelendiği oğlunun canıdır ve onun Rotwang ile kapışmasını endişe ile izler. Kalabalık Joh’a saldırmaya yeltenir fakat çocuklarının yaşadığını öğrenince onlarda Rotwang ve Fredersen’in kapışmasını izlerler. Ve Fredersen Maria’yı kurtarır. Çılgın bilim adamı ölmüştür. Kalabalık işçi topluluğu Joh Fredersen’in yanına gelir Grot onların temsilcisi olmuştur. Ancak Grot barışmaya çalışsa da Joh Fredersen yanaşmaz ve arabalucu oğul Fredersen devreye girer, Maria’nın yönlendirmesiyle  ve ‘’eller ile başların birleşmesine kalpler yetmeyince, Fredersen kalp olur’’.
Film son derece naif bir son ile biter ve bu çok fazla eleştiri almıştır .Bence de böyle bitmese çok iyi olurdu ancak filmin böyle bitmesi Türkiye’de gösterim yasağının almasında ikinci neden olan ‘’komünizm propagandası yapmak’’ maddesinin, filmin sonunda yine işçilerin yaramaz bir çocuk gibi yaptıklarından dolayı özür dileyip, patronunda lütfedip özrü kabul etmiş  olması  ile hiçte geçerli bir neden olmadığı ortadadır. Aksine iktidar erkini öven ve işçi sınıfını yeren bir mesaj vermiştir.
Filmde oyuncuların performanslarıda son derece iyi, tiyatral bir rol yapma olsa bile özellikle Maria ve Makine-insan rollerini başarıyla canlandıran  Brigitte Helm çok başarılıydı. Özellikle makine-insan günümüzdeki robot rolleri gibi olmasada bu rolü oynacaklar için baya bir yol gösterici nitelikte oyun çıkarmış filmin çekildiği dönemdeki koşulları ve rolü ortaya çıkarmasındaki kaynak yetersizliğinide unutmamak lazım. Birde filmin genelinde oyunculuklar bir müzikalde gibi hissettiriyor.
Metropolis filmi 1927 yılında çekilmiş olmasına rağmen başlarda da dediğim gibi günümüzü yansıtan bir film. Bugüne kadar çok fazla eleştiri alan, üzerine çokça yazılıp çizilen ve birçok filme esin kaynağı olan  bu film hakkında görünen o ki yine yazılıp çizilmeye devam edilecek. 
https://www.youtube.com/watch?v=IcReykfvqi4





Dr. Mabuse: The Gambler


Dr.mabuse Der Spieler (kumarbaz dr. Mabuse, 1922)adlı filmlerini dışavurumcu akım içinde gerçekleştirdi. Yorgun ölüm filmi dışavurumcu ve fantastik öğelerle birlikte meta fizik bir dünya kurmuş olan kaderim değişmezliğini umutsuz bir biçimde anlatmıştır. Kumarbaz Dr. Mabuse’da ise Praglı öğrenci ve dr. Calligari filmlerindeki gibi korkunç bir hava verilmiş ve Almanya’nın ekonomik bunalımının orta sınıfa getirdiği hissiyatı güzel bir öyküyle ortaya koymuştur.Benzerleri gibi ürkütücü ve karanlık bir atmosfere sahip olan film, Ekspresyonist öğelerin yoğun biçimde kullanıldığı son filmdir.






KAYNAKÇA:

COŞKUN Esin, Dünya Sineması’nda Akımlar, Phoneix Yayınevi, Ankara, 2011
BİRYILDIZ Esra, Sinemada Akımlar, Beta Basım, İstanbul , Ekim 1998.
Golem hakında bilgiler İngilizce Vikipedia’dan alınmıştır.
GÜNAYDIN, Serhat 1920'lerde Alman sineması Sinema akımları. Ankara : Med-Campus A126Proje Yayınları, 1997.
ABİSEL, Nilgün Sessiz sinema İstanbul: Om Yayınevi, 2003.



Yorumlar

Popüler Yayınlar