THE TRUMAN SHOW VE 1984 FİLMLERİ GÖZETİM TOPLUMUYLA İLİŞKİSİ
THE TRUMAN SHOW
Filmsel Öykü:
Sigortacılık yapan Truman, işine gitmek için evden çıkar. Arabasına binmek üzereyken, bir spot lamba gökyüzünden kaldırıma düşer. Çalıştığı ofise gittiğinde Fiji Adaları’ndaki bir kadın hakkında bilgi almak ister. Patronu sigorta yapması için Truman’dan deniz kenarında bir kente gitmesini ister ancak Truman denizden korkmaktadır. İş için dahi olsa denizi geçemeyen Truman, bu olayın sonrasında evin bahçesiyle uğraşırken gösterilir. Akşam Marlon ile sohbet eder. Babasının ölümünü hatırladığı zaman deniz korkusunun babasının ölümünden kaynaklandığı anlaşılır. Tek başına sahilde otururken yağmurun bir tek kendi üzerine yağdığını fark eder. Ertesi gün tuhaflıklar devam eder, babasını bir evsizmiş gibi görür, babasıyla konuşmamasına ve ona ulaşmasına engel olunur. Annesine durumu anlatır, annesi pişmanlık çektiği için o kişiyi babasına benzettiğini düşünür. Truman’a bu durum inandırıcı gelmez.
Bir sonraki sahnede Truman babasıyla birlikte çekildiği fotoğraflarına ve gençlik aşkı olan Silvia’nın hırkasına bakar. Truman onunla ilk karşılaşmasını hatırlar. Truman’ın Silvia’yı beğendiği, bir günü beraber geçirdikleri, Silvia’nın ona yaşanan her şeyin sahte olduğunu söylediği görülür. Truman daha ne olduğunu anlamadan Silvia’nın babası gelir, kızının şizofren olduğunu, ona inanmaması gerektiğini söyler. Truman’ın kafa karışıklığı giderek artar.
Truman, ertesi gün yine işine giderken, frekanslar karışır ve radyodaki sesin kendisini takip ettiğini fark eder. Bir sonraki gün evsizler ile ilgili gazetede haber çıkar. Truman olan bitenden iyice şüphelenmeye başlar ve insanları izlemeye koyulur. Yaptığı olağandışı bir harekette çevresindekilerin nasıl davranacaklarını bilemediklerini fark eder. Arkadaşı Marlon’a bir şeyler olduğunu, izlendiğinden kesin emin olduğunu, bu adadan kısa süreliğine gideceğini söyler. Eve döndüğünde annesi ve karısı ile çocukluk fotoğraflarına bakmaya başlar. İki kadın bebekle ilgili baskı yaparlar. Ekranda “Bana Yolu göster” adlı film evden ayrılmanın gereksizliği ve dostlar üzerinedir.
Ertesi gün Truman, eşine onunla konuşmak istediğini söyler. Eşi kaza olduğunu ameliyata katılacağını söyler. Truman ona da inanmaz, eşini izlemeye başlar. Ters giden bir şeyler olduğunu artık biliyordur. Truman Show’u izleyenler ve yorumları arada gösterilir. Truman adanın dışına çıkmak istediğinde arabanın bozulduğu söylenir. Sonra arabada oturur, dışarıyı izlemeye başlar. Her şeyin düzenli olarak aynı devam ettiğini fark eder. Eşine bu durumu anlatır ve buradan gitmek istediğini belirtir. Eşi yine onu oyalamaya çalışınca, arabayı çalıştırır ve artık bu kasabadan çıkmak istediğini söyler. Ancak önce trafik kapanır, ardından orman yangını alarmı verilir, sonra nükleer bir sızıntı olduğu için gidemeyecekleri söylenir. Truman engellendiğini hissederek, kimseyi dinlemez ancak sonunda yakalanır ve evine teslim edilir.
Eşi ile ayrılan Truman, bodrum kata taşınır. Sonrada gizlice evinden kaçar. Marlon, Truman’ın olmadığını canlı yayında söylemiştir ve yayın ilk kez kesilir. İzleyiciler de şaşırır, merakla Truman Show’u beklemeye başlarlar. Film şirketi panik olur, onu her yerde aramaya başlar. Tüm aramalara rağmen bulunamayan Truman’ın denizde olduğu fark edilir. Yönetmen onu vazgeçirmek için suni fırtına çıkarır, onu alabora eder ancak Truman pes etmez. Yönetmen Truman’la konuşmayı dener ancak Truman’ı vazgeçiremez. Sonunda Truman bu kapalı dünyadan dışarı çıkmayı başarır.
The Truman Show Filmindeki Gözetim Toplumun Eleştirel Bulguların Tartışılması:
Filmsel anlatının ana karakteri Truman, doğumundan beri (ortalama 11.000 gün), yaklaşık 5.000 kamera ile dünyanın tüm ülkelerinde, canlı yayında 24 saat kesintisiz ve reklamsız olarak izlenmekte ve izletilmektedir. Reyting rekorları kıran Truman Show adlı program sayısız reklam almakta ve herkes Truman'ı tanımaktadır. Truman hariç adada yaşayanların tamamı, günlük olarak rollerini alan ve belirli başlangıç yerleri olan 3.000 kişilik bir oyuncu ekibidir. “Kuşkusuz medyada isimler yüzler pek boldur; fakat esas olarak, örgütün kendi hedeflerine hizmet ettirmek için imal ettiği sentetik kişilikler söz konusudur” (Galbraith, 2004:161). Truman da medyanın daha fazla izlenmek için imal ettiği metalarından biridir.
Filmsel anlatı Truman Show’daki bireylerin; yönetmen, Truman, Meryl, Marlon, tanıtılması ile başlamakta, Truman’ın ayna karşısında kendi kendine oyun oynaması ile devam etmektedir. Filmsel anlatıdaki ayna, kişinin yansımasını gördüğü ve zihninde yeniden ürettiği bir metofor olarak kullanılmakta, böylece Truman’ın ben kavramına ulaşması ile açıklanmaktadır. Truman, ayna karşısındaki yansımasına ve o yansımayı izleyen yönetmene; “Başaramayacağım, bensiz devam etmek zorundasın. İmkansız bayım” demekte, filmsel anlatının başında bu kurmaca oyunda artık yer almayacağını söylemektedir. Diğer yandan kendisine söylediği; “Bu dağın tepesine çıkacaksın bacakların tutmuyor olsa bile. (…) Zafer bizi bekliyor” cümleleri ise Truman’ın bu konuda ne denli azimli olduğunun altını çizmektedir.
Truman Burbank, filmsel anlatının ana karakteri olarak saptanmaktadır. Filmsel öykünün karakterinin isminin Truman seçilmesinin nedeni: filmsel anlatıdaki gerçek/kurmaca ikileminden kaynaklanmaktadır. Truman’ın yaşadığı Seaheaven adlı deniz kasabasındaki herkes; her sabah gazetesini aldığı büfede çalışan adam, en yakın arkadaşı, karısı, annesi, babası bu televizyon programında oyuncu olarak bulunmaktadırlar ve rolleri her sabah senaryo halinde ellerine gelmektedir. Bu dünyada tek gerçek olan kişi ise Truman’dır. Bu nedenle ana karakterin adının Truman yani True Man olarak seçildiği görülmektedir. Ancak her ne kadar bu dünyadaki tek gerçek Truman olsa da, o bu show’un yalnızca bir nesnesi durumunda bulunmaktadır. Filmsel öyküde Truman’ın arayışı, sahte gerçeklikten kurtularak, özgür bir dünyada gerçek olmaktır. Bu isim onun gerçek olma hayalinin olacağına da gönderme yapmaktadır.
Truman, her sabah olduğu gibi işine gitmek üzere arabasına binerken, gökyüzünden düşen bir spot lamba onun aklını karıştırmaktadır. Aynı günün gecesi sahilde otururken yağmur tek bir noktadan üzerine yağmakta, Truman, eve gitmek için kalktığında yağmurun her yere yağmadığı fark etmektedir. Ertesi gün denizde öldüğünü sandığı babası, evsiz biri gibi karşısına çıkmakta, ancak babasına ulaşmasına engel olunmaktadır. Bir sonraki gün Truman arabasında radyo dinlerken frekansların karışması sonucu radyodaki sesin kendisini izlediğini duymaktadır. Olağandışı yaptığı her hareketi çevresindeki bireyleri şaşırtmakta, böyle durumlarda bireyler nasıl davranacaklarını bilememektedirler. Truman, bilmediği bir şeylerin olduğunu fark ederek, hayatını, çevresini, yaşamını sorgulamaya başlamaktadır.
Truman’ın hayatını sorgulaması, farklı gerçekler bulma umuduyla Seaheaven’dan uzaklaşma denemeleri, her seferinde çeşitli nedenlerle engellenmeye çalışılmaktadır. Frankfurt Okulu, modern Batılı toplumların, özgürleşmiş bir toplumsal düzenden ne denli uzak oldukları saptamasında bulunmaktadır. Üstelik aklın gücü bu sefer yeni iktidar mekanizmalarının oluşmasına neden olmaktadır. Örneğin Truman Fiji Adalarını merak edip, sevdiği kadına ulaşmak istediğinde, patronu onu limana yakın bir adaya iş için göndermek istemekte, böylece ona deniz korkusu hatırlatılmaktadır. Karısı, ipotek, arabanın kredi borcu ve çocuk üçlemesi ile Truman’ı baskı altında tutmaktadır. Truman yaşamının her alanında izlenmekte, kurulu düzene karşı herhangi bir harekette bulunduğu takdirde, iktidar mekanizması tarafından engellenmektedir. Üstelik bu engellenmeler baskı ve şiddet yoluyla yapılmamakta, aksine Truman’ın sevdikleri, zaafları, insanlığı kullanılmaktadır. Çocukluğunda Truman’ın dağların arkasında ne olduğunu merak etmesi üzerine babası onu uyarmakta: “Sınırları bilmen gerekir Truman” demektedir. Bir kaşif olmayı istediğini söylediği öğretmeni ise dünya haritasını göstererek, dünyada keşfedilecek hiçbir yerin kalmadığını ifade etmektedir.
Bir başka baskı Truman’ın bu adayı terk etme gayretinde ortaya çıkmaktadır: önce deniz korkusu, sonra orman yangını ve daha sonra nükleer santral kullanılarak Truman’ın dışarıya çıkması engellenmeye çalışılmaktadır. Yakalanan Truman sisteme uygun bir birey olarak ailesine ve evine teslim edilmektedir. Bu kontrol “sadece dışsal doğanın tahakkümünü sağlamak amacıyla bilim ve doğanın kullanılması ile değil, aynı zamanda insanlar arası ilişkilerin denetimi ve içsel doğanın yönlendirilmesi için uygulamaya dökülmesiyle mümkün hale gel[mekted]ir” (Benhabib, 2006:87). Filmsel anlatıda her ne kadar yalnızca Truman baskı ve denetim altında görülse de eşi rolündeki oyuncu da aynı durumda bulunmaktadır. Meryl filmsel anlatı başlarken şöyle demektedir: “Aslında benim içim özel hayatla Truman Show arasında bir fark yok. Benim hayatım yine benim hayatım. Benim hayatım Truman Show”. Sistem, ondan gerçek hayatını alarak, özne olduğu yanılsamasıyla nesneleştirmekte, Merly, bir oyunun parçası olarak Truman’ın eşiymiş gibi davranmak durumunda kalmaktadır. “Kültürel endüstrinin en eski ve merkezi motiflerinden biri, yalan konusudur” (Adorno, 2007:47). Böylece kültür, insani bir toplumda yaşandığı yanılsaması ile insanları uyuşturmaktadır. Sistem, Truman gibi onu ve diğer oyuncuları pazarlamakta, çıkarına uygun şekilde kullanmaktadır. Diğer yandan yedi yaşından beri Truman’ın arkadaşı Marlon’ı oynayan aktör, insan olmak ile rol yapmak arasında bocalamakta, düzene hizmet ederken, kendi kontrolünü de sistemin eline bırakmaktadır. Marlon filmsel anlatının daha en başında: “Bu yayında gördüğünüz hiçbir şey sahte değil sadece kontrol altında” demekte, diyalog yan anlamda sistemin kontrolünü ifade etmektedir. Böylece Truman Show’un izleyicisi, giyinişleri, düşünceleri, yaşam tarzları dahil her konuda yönlendirilmekte, televizyonu sorgulamayan bir yığın olarak da sisteme hizmet noktasında kullanılmaktadır. Filmsel anlatıdaki reklamlar daha çok bu oyundaki kişilerin dile getirdikleri şekliyle olmaktadır. Örneğin Şefin Yardımcısı adlı bıçak takımının reklamı şöyle yapılmaktadır. “Bak bugün sana ne aldım. Şefin Yardımcısı. Doğruyor, dilimliyor, soyuyor. Hepsi bir arada. Bilemeye bile gerek yok. Bulaşık makinesinde yıkanabiliyor.” Spurk’un (2008:87) belirttiği gibi: “Düşünce meta olmuştur, meta fetişizmi her yerde hazır ve nazırdır, ve dil artık bir tür reklam ve ticari dağıtım aracıdır.” Burada ürünlerin direk reklamlarının bulunmamasının nedeni de filmsel anlatıdaki her şeyin satılık olarak tüketiciye sunulması ve bunun da ana karakterlere söyletilerek reklamının yapılmasıdır.
Truman hayatını sorgulamadığı, ailesinden çevresinden işinden memnun bir halde yaşamaya devam ettiği takdirde sistemin iktidarını kabul etmektedir. Truman’ın bahçe ile uğraşırken gösterildiği sahnelerden birisinde, bedeninin duruşu onu saldırıya açık duruma getirmektedir. Elinde bir bıçak takımı ile gelen eşi, bıçağın reklamını yapmakta ancak fallik bir simge olan bıçağın kadının elinde olması iktidarın kadında olması anlamına gelmektedir. Truman bu düzende hayatını sorgulamadan yaşamaya devam etmesi, gücün onun elinde olmayışı ve kontrol edilişi ile simgelenmektedir. Eşi: “Bahçeyi de çapala” demekte, böylece iktidarını Truman’a onaylatmaktadır. Truman’ın gerçekleri öğrenmek istediği sahnede eşi ile tartışırlarken kadın korkarak tekrar aynı bıçağı acemilikle eline almakta, Truman bıçağı eşinden almakta, kendi hayatı üzerinde güç sahibi olacağı böylece simgelenmektedir. Ne yapmak istiyorsun? Rendelemek mi, dilimlemek ya da doğramak mı? Birçok seçeneğin var” diyerek simgesel anlamda kendi üzerindeki tahakkümü kaldırdığını ifade etmektedir.
Truman, Christoph’a ait olan düzene baş kaldırmaktadır. Frankfurt Okulu düşünürlerinden Horkheimer ile Adornoya göre: “Yaratan ile düzenleyen akıl doğanın hakimi olarak birbirine benzemektedir. İnsanın, Tanrı’nın modeli olması, varoluş üzerindeki egemenlikten, efendinin bakışından, emirden ileri gelmektedir” (Horkheimer ve Adorno, 1995:25). Frankfurt Okulu’nun bu saptaması yönetmenin isminin Christoph seçilmesinin nedenini açıklamaktadır. Hıristiyanlıkta Christ (İsa), tanrının oğlu ya da tanrıyı çağrıştırmakta, showun yani bu kurmaca dünyanın yaratıcısı ve mimarı olan yönetmene de bu vasıf yüklenmektedir. Bulunduğu konum itibariyle de tanrıyla özdeşleştirilen Christoph, filmsel anlatının sonunda teknoloji ile tanrısal özelliklere sahipmiş gibi gösterilmektedir. Bir yandan Truman’ı seven diğer yandan cezalandıran yönetmen, güneşin doğmasını, fırtınanın çıkmasını, yağmurun yağmasını sağlayabilmekte ya da bu kentte olan biten her şeyi görüp, bilgi sahibi olmakta, istediği takdirde insanlarla da konuşabilmektedir. Bu dünyadaki tüm kuralları o belirlemektedir. Filmsel anlatı, Christoph vasıtasıyla, kutsal kitabın yaptığı düzenlemeyi artık medyanın yaptığını belirtmektedir.
“Eğer aydınlama ve düşünsel ilerlemeden anladığımız insanın uğursuz güçlerle, cinler ve perilerle, değişmez yazgısıyla ilgili boş inanlardan kurtulmasıysa, kısaca korkudan kurtulmasıysa, o zaman bugün akıl denilen şeyin yadsınması da aklın yapabileceği en büyük hizmet olur” (Horkheimer, 2008:187). Filmsel anlatıda da benzer şekilde bir tür aydınlanma istenmektedir. The Truman Show adlı film, izleyicisinin gerçekliği sorgulamasını istemektedir. Truman gerçekleri anlamaya çalıştığında veya yaşamını sorguladığında gerçeğe yaklaşmaktadır. Özgür dünyaya ancak bu şekilde ulaşılabilecektir. Frankfurt Okulu düşünürlerine göre, özgür olmayan insan, pasif, edilgen ve kendi kaderini belirleme gücünü elinde bulundurmaktan yoksun durumda bulunmaktadır. Özgürlüğe ulaşabilme, aydınlanma, kontrol ve tahakküm altında bulunan bireyin etken olmasıyla mümkün olmaktadır. Bu noktada Truman’ın özgürleşmesi, içinde bulunduğu dünyayı sorgulaması ile başlayacak, sonra da kendi kaderini belirleme gücü ile devam edecektir. Adorno daha iyi bir dünya analizi yapmaya çalışmaktadır. Modernleşme sürecinde daha iyi bir dünya yaratılması için akıl kullanılsa da daha kötü bir dünya yaratılmıştır. Adorno var olanı değişebilen ve değişmesi gereken olarak ele alan negatif düşünme tarzını benimsemekte, bunu da ideal bir düzenin kurulması için şart koşmaktadır. Bu yüzden filmsel anlatı Truman’a yeni bir dünya önermektedir. Diğer yandan Truman, sevdiği kadının suretini farklı kadın fotoğraflarını keserek oluşturmaya çalışmakta, soyut bir mutluluğu yaşamak yerine bu kentin dışına çıkıp, sevdiğine ulaşmayı, gerekirse somut bir mutsuzluğu yaşamayı tercih etmektedir.
Adorno’nun eleştirdiği modern dünyaya benzer olan Seaheaven’ın (Cennet koyu) kurmaca bir mekan olarak yönetmen tarafından düzenlendiği filmsel anlatıda ifade edilmektedir. Bu kıyı kasabası Amerikan rüyasını temsil eden ütopik bir mekandır. Seaheaven düzenin, huzurun, mükemmelliğin hüküm sürdüğü, sorunsuz, ideal Amerikan yaşamını simgelemektedir. Gülümseyen insanlar, huzurlu çalışma ortamları, sakinlik, sorunsuz ve güvende bir yaşam bu kasabada gerçek yaşamın tam karşıtı olarak bulunmaktadır. Marlon’un: “Hiç böyle bir güzellik gördün mü?” sorusu kurmaca evrene göndermeler içermektedir. Filmsel anlatıda kent, geniş açı ile kasabaya özgü mavi rengin ağırlıklı olduğu, rengarenk bir renk sıkalası içerisinde fazlaca mükemmel olarak gösterilmektedir. Dolgu ışıkla mekanın güzelliği abartılmakta, özellikle bu dünyanın yapaylığının ve tasarlanmış olduğunun altı çizilmektedir. Ancak böylesi güzel bir ortamda Truman’ın kasaba içerisindeki sıkışmışlığı, hapsolmuşluğu da çekim açıları ile izleyiciye iletilmektedir. Tam da bu nokta Frankfurt Okulu düşünürlerinin eleştirilerine tekabül etmekte, Okulun düşünürleri bu düzenin insanları tahakküm ve kontrol altına aldığı tezinden hareketle bu tahakkümün sınırlarının bilinmesi ve boyutların deşifre edilmesinin gerekliliğini savunmaktadırlar.
Truman’ın tahakküm ve kontrolün mekansal anlamda bu kasaba ile sınırlı olduğunu anlaması üzerine buradan çıkmaya karar vermektedir. Kasabadan uzaklaşmak, özgürlüğe kavuşma anlamına gelmektedir. Truman’ın kasabadan son uzaklaşma denemesinde, denizde olduğu görülmektedir. Böylece Truman, gerçeğe ulaşma adına korkusuyla yüzleşmeyi seçmektedir. Truman üzerinde Santa Maria yazan bir gemidedir. Aziz Maria, Cristoph Colomb’un okyanusa açıldığı üç gemiden (Nina, Pinta, Santa Maria) birisinin adı olarak dikkatleri çekmektedir. Böylece simgesel anlamda Truman’ın da bir keşfe açıldığı ifade edilmektedir. Geminin önündeki kartal, Amerikan özgürlüğünü simgelemektedir. Truman bu yapay evreni istemeyip, kurgusal dünyadan kaçmak istediğinde Truman Show’un yönetmeni Christoph, Truman’a “Dışarıda içerdekinden daha fazla bir şey yok, hatta içerde daha fazlası var, burada güvendesin” demekte, dünyanın Seaheaven gibi olması gerektiğini belirtmektedir. Yönetmenin de ifade ettiği gibi bu kasaba, sisteme uyum sağlandığı sürece mutlu insanların bulunduğu ütopik bir kenttir. “Hayatın yüksek amaçlarını belirleme yetkisi elinden alınan ve karşısına çıkan her şeyi basit bir araca indirgemekle yetinmek zorunda bırakılan akıl için, geriye kalan tek amaç, bu düzenleyici faaliyetin sürdürülmesidir” (Horkheimer, 2008:119). Bu noktada bu düzenleyici faaliyetin sürdürülmesi adına Truman’dan vazgeçilmesi, diğer yandan izleyicinin bu gösteriyi tepkisiz izlemesi tam da Frankfurt Okulu’nun eleştirdiği noktaya tekabül etmektedir. “Benjamin, siyasetin estetik gösteriye dönüştürülmesine dikkat çeker” (Ingles, 2006:225). Truman’ı öldürme pahasına Christoph programın sürmesi uğruna, fırtınayı arttırmakta, Truman’ı zor durumda bırakmaktadır. Çevreden gelen uyarıları ise dikkate almamakta, “Nasıl olsa canlı yayında doğmuştu” diyerek onu öldürme hakkını kendisinde bulmaktadır.
Filmsel anlatıda Truman’ın denizden korkmasının nedeni babasını denizde kaybetmiş olması olarak açıklanmaktadır. Simgesel anlamda deniz her dilde özgürlük anlamına gelmektedir. Truman özgür olmadığı için denizden korkmaktadır. Truman denizi aşamayışı izleyenlerin kabından çıkamayışını simgelemektedir. Truman, medyadan gelen mesajları düşünmeden, sorgulamadan tüketen ve mutlu olduğunu düşünen ‘yığınları’n metonomisi durumundadır. Truman’ın bu uyanışı ve gerçeği arayışı vesilesiyle yönetmen Truman gibi olunması ve özgürlüğe gidilmesi gerektiği mesajını vermekte, izleyiciye uyanmasını söylemektedir. Gökyüzünün ve denizin sonuna gelen Truman burada bir duvar olduğunu fark etmektedir. Yani bu dünyadaki pek çok şey gibi gökyüzü de bir yanılsama olarak görülmektedir. Truman karanlık bir kapıdan girmesi ile özgürlüğe giden yeni yolun, (kontrol ve denetim altında bulunduğu dünyadan daha özgür olacağını bilmekle beraber) bir bilinmezlik içerdiği simgelenmektedir.
“Frankfurt Okulu, kitle iletişim araçlarını bir ‘popüler kültür’ yayarak algılamaları öldüren ve pasifizmi arttıran örgütler olarak görür. Kitle iletişim araçları Modern kapitalist toplumlarda insanların sisteme topyekün entegrasyonuna hizmet etmektedir. Horkheimer ve Adorno, ‘kültür endüstrisi’ kavramlarıyla, sanatın pazarda satılan ve izleyici kitlelerin eğlendirilmesine hizmet eden bir hale dönüştüğünü ifade ederler (Tılıç, 1998:49). Truman’a bir meta olarak kullanılması noktasında onu bebekliğinden beri izleyen seyircilerin hiçbir şey yapmadığı, her gün merakla, her neredelerse onu izledikleri görülmektedir. Diğer yandan ara sıra Truman’a gerçekleri söylemek isteyenler olsa dahi dertlerini anlatamadan bir şekilde setin dışına çıkardığı görülmektedir. İnal’ın (2003:61) ifade ettiği gibi Frankfurt Okulu, popüler kültürün eleştirel düşünceyi ortadan kaldırıp, bireyleri yabancılaştırdığını ve onları kültür endüstrisinin pasif tüketicileri konumuna getirdiği vurgulamaktadır. Bu noktada yönetmenin Truman ile babasının karşılaştıkları sahnede sanatını konuşturması ve personelin tebrikini kabul etmesi aslında sanatını pazarlamayı kabul etmesi ile açıklanmakta, izleyicinin tüm bu olanlara ses çıkarmaması da kitle kültürü kavramı ile anlam kazanmaktadır.
Truman Show’un izleyicisi durumunda bulunan kişilerin onu, cafede, evde, restoranda, iş yerinde izledikleri, bu sırada seyircinin hiçbir şey yapmadığı, örneğin iş yerinde olsalar dahi çalışmadıkları görülmektedir. Kültür endüstrisinde “amaç zevk ve eğlencedir. İzleyicilerin gündelik yaşamın sorunlarından, sıkıntılarından ve gerçeklerden kaçmasına hizmet eder. Gerçeklerde kaçan ve sürekli eğlence arayışında olan bir kitle toplumu yaratılmaktadır” (Yaylagül, 2006:90). Bu noktada düşünen, sorgulayan izleyici en son tercih edilen olmaktadır. Pasifize edilen izleyici, Truman özgürlüğe ulaşıp buradaki engelleri aştığında ise “diğer kanalda ne var” diye sormaktadır. Yönetmen ironik bir şekilde durumun değişmeyeceğini bildiğini ifade etmekte ancak yine de izleyiciye Truman gibi bir örnek göstermektedir.
SONUÇ:
Modernleşmenin Batı toplumlarına rahat, huzur, güvenlik, özgürlük getirdiği tezinin zamanla pek çok düşünür tarafından çürütüldüğü bilinmektedir. Frankfurt Okulu düşünürleri, eleştirel yaklaşımla modernliğin sonuçlarını incelemekte, aklın gücünün yeni iktidar mekanizmalarının oluşmasına neden olduğunu saptamaktadırlar.
Frankfurt Okulu düşünürlerine göre modern iktidar mekanizmalarından biri olarak ifade edilen kitle iletişim araçlarının sosyal kontrolü sağlamadaki rolü ve medya teknolojileri sayesinde bireyler sürekli gözetim ve denetim altında tutulmaktadır. Medya, mesajını üretirken, iletisi içinde çok katmanlı anlamlar oluşturmaktadır. Başka bir deyişle kaynaktan izler kitleye ulaşan mesajın düz anlamının yanında daha derinde bilinçaltını yönlendiren bir yan anlamının bulunduğu saptanmaktadır. Bir yandan kültür endüstrisinin ürünleri olan bu araçlarda üretilen programlar, sistemin devamını sağlamaktayken, diğer yandan ürünü ve bireyi birer metaya dönüştürmekte, böylece sisteme hizmet eden, kontrol edilen, denetlenen, özgürlüğünü yitirmiş ve “tek boyutlu” insanların oluşmasına neden olmaktadır.
The Truman Show, Truman adlı karakterden yola çıkarak, modern Batılı toplumlardaki medyanın durumunu mercek altına almaktadır. Filmsel anlatı, kontrol ve denetim mekanizması olarak medyanın içeriği, ürünleri, izler kitlesi ve çalışanları üzerine eleştiride bulunmaktadır. Filmsel anlatıda sessiz yığınlar olarak izler kitle; kültür endüstrisinin ürünü olan kitle iletişim araçları; bu araçların ürettiği meta olarak iletileri; bu araçların izleyicileri üzerindeki manipüle gücü ve yarattığı tüketim alışkanlığı; seyircilerin iletiler ile tahakküm ve kontrol altında tutuluşu gibi pek çok noktada medyayı eleştirmektedir. Filmsel anlatı derinine incelendiğinde The Truman Show’un izleyicisini Horkheimer’in kastettiği anlamda bir aydınlanmaya davet ettiği saptanmaktadır. İzleyiciyi pasifize olmuş bir yığın olarak gören okulun düşünürleri gibi, filmsel anlatı da izler kitleye aktif olmalarını önermektedir. Filmsel öyküde insanı bir metaya dönüştüren modern kapitalist topluma karşı izleyiciye, meta olmak yerine düşünen, sorgulayan ve gerçeğe ulaşan özne olmaları salık verilmektedir.
Modern dünyada özgürlüğünü yitiren bireyin kitle iletişim araçlarına karşı sorgulayıcı yaklaşması, bu araçların iletilerinin altında yatan ideolojileri çözümlemesi gerekmektedir. Hollywood sineması, bir yandan kendisi bir metaya dönüştürülüp sistemin bir parçası haline gelmişken diğer yandan içinde bulunduğu sistemi ironik bir şekilde eleştirmektedir. Medyayı eleştiren filmler, onun köleleştirdiği insanları uyarmakta, izleyicinin kendi yüzünü görebileceği aynalar sunmaktadır. Belki de böylece izleyicinin kendisini sorgulaması ve eleştirel okumalar yapabilmesi mümkün olabilecektir.
1984
Filmin Öyküsü:
1984 yılında, hayali bir ülke olan Oceania’da totaliter bir rejimin hüküm sürdüğü ortamda Düşünce Polisi biriminde görevli Winston Smith’in film zamanı olarak 15 güne sığdırılmış bir öyküsü izlenir. Winston kendisi gibi yüzlercesi ile, bölümlere ayrılmış küçük kabinler içinde, iktidar partisi tarafından dikte edilmiş cümlelerle tarihi yeniden yazma görevini sürdürür ve bütün eylemleri Big Brother tarafından izlenir. Winston’un çocukluğu 2.Dünya Savaşına denk geldiği için geçmişten yürek sızlatan hatıralar peşini bırakmaz. Acıları ile başedebilmek, kişisel duygularını paylaşabilmek için son derece masum bir eylemi - günlük tutma eylemini- Düşünce Polisi tarafından yasak olduğu için gizlice sürdürmektedir. Çünkü iktidar partisi özgür düşünceyi yasaklamıştır.
Wiston’un hayatı Outer Party üyesi Julia ile tanışınca değişir. Julia’nın ne istediğini bilen, sorgulayan hali Winston’ı hemen etkiler ve birlikte totaliter rejim tarafından caiz olmayan bir ilişkiye başlarlar. İlişkilerini özgür bir ortamda yaşamak için (en azından Big Brother tarafından izlenmediklerine inandıkları bir ortamda yaşamak için) Winston rehin dükkanının üst katında yer alan bir oda kiralar. Julia karaborsadan aldığı gerçek çay, gerçek kahve, gerçek şeker ve giydikleri formanın dışından nisbeten renkli- bir elbiseyi bu odaya getirir, sevgilisi ile paylaşır. Paylaşılanlar arasında elinde olanlarla çerçevelenmiş bir özgürlük anlayışı ve hoşnutluk/tatmin vardır.
Bu mutluluk Düşünce Polisi’nin onları basması ile sona erer. Eski bir katedral resminin arkasına gizlenmiş kamera ile totaliter rejim oda içinde yaşadıkları herşeyi kayıt etmiş ve zamanı gelince de ikisini kıskıvrak yakalamıştır.Düşünce Polisi’nin gizli ajanı olduğu anlaşılan rehinci Mr.Charrington’un ikisinin yakalanmasında yardımı da sözkonusudur.
Winston ve Julia ayrı ayrı sorgulanmak üzere Aşk Bakanlığına getirilirler. Sorgu sırasında acımasız davranılır. Bakanlığın başındaki bürokrat Mr.O’Brien sistemli bir şekilde işkence ile beyin yıkama eylemini Winston üzerinden gerçekleştirir. Beyin yıkama eyleminin son aşaması olan Room 101’de ‘’kişinin başına gelebilecek en kötü şey’’’ kavramı kişiye özel şekillendirilmektedir. Bu da her kişiye özgü korku (fobi derecesinde korku) ve yine kişisel travmalar aracılığı ile yapılır. Sonunda Julia’nın da, Winston’un da devrimci, başkaldıran ve özğürlük yanlısı halleri kırılmıştır. Chestnut Tree Cafe’de boydan boya kaplayan ekranda Big Brother yine olmayan savaş üzerinden kazanılmayan zaferleri, anlı şanlı anlatırken Winston sessizce ‘’ Seni seviyorum’’, der ve son karede önünde yer alan santranç tahtasının kenarına Mr.O’Brien’ın işkence ve beyin yıkama seansları sırasında iki artı kişinin beş ettiğini, bazen dört de olabilceğini kabul ettirmesine gönderme yaparak, eliyle iki artı iki yazar,cevabını yazmadan ekran kararır.
1984 yılında, hayali bir ülke olan Oceania’da totaliter bir rejimin hüküm sürdüğü ortamda Düşünce Polisi biriminde görevli Winston Smith’in film zamanı olarak 15 güne sığdırılmış bir öyküsü izlenir. Winston kendisi gibi yüzlercesi ile, bölümlere ayrılmış küçük kabinler içinde, iktidar partisi tarafından dikte edilmiş cümlelerle tarihi yeniden yazma görevini sürdürür ve bütün eylemleri Big Brother tarafından izlenir. Winston’un çocukluğu 2.Dünya Savaşına denk geldiği için geçmişten yürek sızlatan hatıralar peşini bırakmaz. Acıları ile başedebilmek, kişisel duygularını paylaşabilmek için son derece masum bir eylemi - günlük tutma eylemini- Düşünce Polisi tarafından yasak olduğu için gizlice sürdürmektedir. Çünkü iktidar partisi özgür düşünceyi yasaklamıştır.
Wiston’un hayatı Outer Party üyesi Julia ile tanışınca değişir. Julia’nın ne istediğini bilen, sorgulayan hali Winston’ı hemen etkiler ve birlikte totaliter rejim tarafından caiz olmayan bir ilişkiye başlarlar. İlişkilerini özgür bir ortamda yaşamak için (en azından Big Brother tarafından izlenmediklerine inandıkları bir ortamda yaşamak için) Winston rehin dükkanının üst katında yer alan bir oda kiralar. Julia karaborsadan aldığı gerçek çay, gerçek kahve, gerçek şeker ve giydikleri formanın dışından nisbeten renkli- bir elbiseyi bu odaya getirir, sevgilisi ile paylaşır. Paylaşılanlar arasında elinde olanlarla çerçevelenmiş bir özgürlük anlayışı ve hoşnutluk/tatmin vardır.
Bu mutluluk Düşünce Polisi’nin onları basması ile sona erer. Eski bir katedral resminin arkasına gizlenmiş kamera ile totaliter rejim oda içinde yaşadıkları herşeyi kayıt etmiş ve zamanı gelince de ikisini kıskıvrak yakalamıştır.Düşünce Polisi’nin gizli ajanı olduğu anlaşılan rehinci Mr.Charrington’un ikisinin yakalanmasında yardımı da sözkonusudur.
Winston ve Julia ayrı ayrı sorgulanmak üzere Aşk Bakanlığına getirilirler. Sorgu sırasında acımasız davranılır. Bakanlığın başındaki bürokrat Mr.O’Brien sistemli bir şekilde işkence ile beyin yıkama eylemini Winston üzerinden gerçekleştirir. Beyin yıkama eyleminin son aşaması olan Room 101’de ‘’kişinin başına gelebilecek en kötü şey’’’ kavramı kişiye özel şekillendirilmektedir. Bu da her kişiye özgü korku (fobi derecesinde korku) ve yine kişisel travmalar aracılığı ile yapılır. Sonunda Julia’nın da, Winston’un da devrimci, başkaldıran ve özğürlük yanlısı halleri kırılmıştır. Chestnut Tree Cafe’de boydan boya kaplayan ekranda Big Brother yine olmayan savaş üzerinden kazanılmayan zaferleri, anlı şanlı anlatırken Winston sessizce ‘’ Seni seviyorum’’, der ve son karede önünde yer alan santranç tahtasının kenarına Mr.O’Brien’ın işkence ve beyin yıkama seansları sırasında iki artı kişinin beş ettiğini, bazen dört de olabilceğini kabul ettirmesine gönderme yaparak, eliyle iki artı iki yazar,cevabını yazmadan ekran kararır.
1984 FİLMİ İLE GÖZETİM TOPLUMU:
Çok az bir yüzde ile muhafelet ise Outer Party’dir.
Totaliter bir yönetim. Her şey parti’nin elinde. Her yerde teleekranlar, teleekranlarda parti propagandaları. Yıllardan beri bu şekilde süregelmiş. Geçmişe, şimdiye ve geleceğe durmadan şekil veriliyor.
Filmde daha sonra sırası ile, hücre ofisler ve Winston’un ofisi görünür.Herkes birbirini görerek çalışır ama birbiri ile ilgili değildir. Amaç sistemi gözetim altında tutan Big Brother’in görüş açısını açık tutmaktan ibarettir.
Ocenia ülkesinin sokakları ve evleri gri, yıkık dökük ve insana/doğaya dair hiçbir unsurun yer almadığı mekanlardır. Her yerde (ev,iş,sokak vs.) Big Brother posteri vardır nereye gidersin git seni gözetliyorum. Yolda görünen tek kişiler amaçları belli, bir yerden bir yere doğru hareket halindedirler. Burda da insanlar robotlaşmış bir şekilde düzene uymaktadırlar.Winston’un yaşadığı apartman dairesi de sokaklar gibidir. Her evin bir duvarında kocaman yer alan Big Brother ekranı ve onun kısılmayan sesi bu kurak yaşamın merkezindedir.İnsanları numaralarıyla çağırmaktadır kodlanmışlar bir şekilde, sabah zorunlu spor gözeterek karşındakinin nasıl spor yapılcağını göstermesi ve karşısındaki insanı zihne zorla tutarak güne hazırlaması.
Filmde karanlık, uzun koridor ve sonunda aydınlığa açılan kapı Winston’un rüyaların metoforu olarak karşımıza çıkar. Aynı mekan, Aşk Bakanlığı’nın yetkilisi olan O’Brien’ın Winston’un beyninin içindekileri kontrol ettiği anda da kullanılır. Winston çocukluğuna dair acı anılarını 2.Dünya Savaşı’nın yarattığı yıkıntılar arasında hatırlar.
Ocenia çalışanlarının yemek yediği mekan olarak kullanılan yemekhane bir hapishane yemekhanesinden farksızdır. Duvarlar gri,kişiliksiz, oturma sıraları ve masalar özensiz ve kuru, yemek tepsileri örnek bir metaldir. İçindeki yemekler ise adeta yemek taklidi yapan yapay nesnelerdir.( örnek adam yerken et tadında kübik parçalar demesi...)
Sisteme ihanet edenlerin ziyaret ettiği kafe ile, sisteme uyum sağlamışların gittikleri kafe birbirinden ayrıdır. Biri tek tük, birileri ile iletişimde olmayan insanları barındırır, diğeri ise hınca hınç, birbirinin üstünde, sarhoş insanlarla doludur.
Rehin bırakılan malların gelişigüzel doldurduğu bir dükkan ve üst katında yer alan, yıkık dökük, pis bir oda filminin ana mekanını oluşturur. Sistemin kendine uydurmaya erken yaşta başlattığı belli bir grup marş söyleyen çocuk betimlemesi tren garında görülür. Gar da Ocenia’nın karakteristik özelliklerine sahiptir. Winston’un rüyalarında gördüğü orman,Julia ile seviştiği orman olur. Aynı orman çocukluğunda annesini gördüğü ormandır. Aşk Bakanlığı’nın yetkilisi Mr.O’Brien Statüsü gereği Winston’dan farklı bir yerde yaşar. Onun hizmetçisi, uşağı vardır. Nadir şaraplardan içer ve önemlisi duvarını kaplayan Big Brother’ın sesini istediği zaman kapatabiliyordur.
O’Brien, Winston’u işkence odasına aldığında, her dönem aynı olduğunu tahmin edebileceğimiz bir mekanda buluruz kendimizi: duvarlar rutubetten kararmıştır, yerler ıslaktır, işkence aletleri soğuktur. O’Brien, Winston'u korkuları ile yönetmeye başlayıp zihnine girdiğinde mekan karanlık olur. Karanlık kötü süprizler getirir. Ve bu sisteme karşı kabul ettirmeye çalışır Winston’u.
‘’1984’’ filmi toplam 16 ayrı mekanda geçer. Filmin öyküsü ise 2 ile 3 hafta içinde gelişen olayları ele alır. Gece ve gündüz geçişleri dış mekanlarda ve rüya sekansları yardımı ile verilir. Öyküsel zamanın geçişi, filmin kahramanı Winston’un dönüşmesinin kademeleri ile gösterilir. Kahraman önce sistem tarafından uyuşturulmuştur; günlük rutin içinde hareket eder. Kendini bir tür sorgulamaya aldığı sahneler çoğunlukla kendi evindeyken ve sevgilisi Julia ile beraberken rüya sekansları ile birlikte verilir. Julia ile gözlerden uzak yaşadığını sandığı ilişkisinde hissettiği tatmin ve mutluluk hali zincirleri kırabilceğine dair bir umut oluşturur ki bu da mekan olarak orman ve dükkan üsttü oda da geçer.
Filmde karanlık, uzun koridor ve sonunda aydınlığa açılan kapı Winston’un rüyaların metoforu olarak karşımıza çıkar. Aynı mekan, Aşk Bakanlığı’nın yetkilisi olan O’Brien’ın Winston’un beyninin içindekileri kontrol ettiği anda da kullanılır. Winston çocukluğuna dair acı anılarını 2.Dünya Savaşı’nın yarattığı yıkıntılar arasında hatırlar.
Ocenia çalışanlarının yemek yediği mekan olarak kullanılan yemekhane bir hapishane yemekhanesinden farksızdır. Duvarlar gri,kişiliksiz, oturma sıraları ve masalar özensiz ve kuru, yemek tepsileri örnek bir metaldir. İçindeki yemekler ise adeta yemek taklidi yapan yapay nesnelerdir.( örnek adam yerken et tadında kübik parçalar demesi...)
Sisteme ihanet edenlerin ziyaret ettiği kafe ile, sisteme uyum sağlamışların gittikleri kafe birbirinden ayrıdır. Biri tek tük, birileri ile iletişimde olmayan insanları barındırır, diğeri ise hınca hınç, birbirinin üstünde, sarhoş insanlarla doludur.
Rehin bırakılan malların gelişigüzel doldurduğu bir dükkan ve üst katında yer alan, yıkık dökük, pis bir oda filminin ana mekanını oluşturur. Sistemin kendine uydurmaya erken yaşta başlattığı belli bir grup marş söyleyen çocuk betimlemesi tren garında görülür. Gar da Ocenia’nın karakteristik özelliklerine sahiptir. Winston’un rüyalarında gördüğü orman,Julia ile seviştiği orman olur. Aynı orman çocukluğunda annesini gördüğü ormandır. Aşk Bakanlığı’nın yetkilisi Mr.O’Brien Statüsü gereği Winston’dan farklı bir yerde yaşar. Onun hizmetçisi, uşağı vardır. Nadir şaraplardan içer ve önemlisi duvarını kaplayan Big Brother’ın sesini istediği zaman kapatabiliyordur.
O’Brien, Winston’u işkence odasına aldığında, her dönem aynı olduğunu tahmin edebileceğimiz bir mekanda buluruz kendimizi: duvarlar rutubetten kararmıştır, yerler ıslaktır, işkence aletleri soğuktur. O’Brien, Winston'u korkuları ile yönetmeye başlayıp zihnine girdiğinde mekan karanlık olur. Karanlık kötü süprizler getirir. Ve bu sisteme karşı kabul ettirmeye çalışır Winston’u.
‘’1984’’ filmi toplam 16 ayrı mekanda geçer. Filmin öyküsü ise 2 ile 3 hafta içinde gelişen olayları ele alır. Gece ve gündüz geçişleri dış mekanlarda ve rüya sekansları yardımı ile verilir. Öyküsel zamanın geçişi, filmin kahramanı Winston’un dönüşmesinin kademeleri ile gösterilir. Kahraman önce sistem tarafından uyuşturulmuştur; günlük rutin içinde hareket eder. Kendini bir tür sorgulamaya aldığı sahneler çoğunlukla kendi evindeyken ve sevgilisi Julia ile beraberken rüya sekansları ile birlikte verilir. Julia ile gözlerden uzak yaşadığını sandığı ilişkisinde hissettiği tatmin ve mutluluk hali zincirleri kırabilceğine dair bir umut oluşturur ki bu da mekan olarak orman ve dükkan üsttü oda da geçer.
Bu film, türünde yeni ve benzersiz olması nedeniyle olduğu kadar, George Orwell’in 1947 yılında konu alan romanı yazdığı gerçeğinden hareketle gelecek için kaynaklık teşkil etmesi açısından önemlidir. Totaliter rejimin her yerde gözü ve kulağı olacağı, romanın yazıldığı yılda Avrupa’da (S.S.C.B dahil) toplam televizyon izleyicisi sayısı yaklaşık 3 milyon kişi olmasına rağmen, ekranının, izlenmenin bir fenomen olacağı Big Brother tanımlamasıyla önceden sezilmiş ve romanda (ve filimde) yerini almıştır. Kişiler korkularından yakalayıp, kendine doğru dönüştüren yönetimler tehlikelidir. Korkan insan herşeyi yapar, çünkü...
Kuşkusuz 2.Dünya Savaşı maddi kayıplarının ötesinde manevi kayıplar ortaya koymuştur. Psikolojik çöküntü, savaş sırası ve sonrası bir kaç kuşağı etkilemiştir. George Orwell’in romanı yazdığı yıl tüm bu çöküntülerin kendisini yavaş yavaş göstermeye başladığı cümlesi olan, ‘’ Geçmişi kontrol altına alan, geleceği kontrol altına alır. Şu anı kontrol eden, geçmişi de kontrol eder’’ temasından hareketle hem içinde bulunduğumuz zamanda hem de gelecekteki yönetimler için bir yeni paradigma oluşturur.
Kuşkusuz 2.Dünya Savaşı maddi kayıplarının ötesinde manevi kayıplar ortaya koymuştur. Psikolojik çöküntü, savaş sırası ve sonrası bir kaç kuşağı etkilemiştir. George Orwell’in romanı yazdığı yıl tüm bu çöküntülerin kendisini yavaş yavaş göstermeye başladığı cümlesi olan, ‘’ Geçmişi kontrol altına alan, geleceği kontrol altına alır. Şu anı kontrol eden, geçmişi de kontrol eder’’ temasından hareketle hem içinde bulunduğumuz zamanda hem de gelecekteki yönetimler için bir yeni paradigma oluşturur.
KAYNAKLAR:
l Galbraith, J.K., (2004). İktidarın Anatomisi. Türkçesi: Ramazan Dikmen, Ankara:Hece Yayınları.
l Bağce, H.E., (2006). “Sunuş”, Frankfurt Okulu. Ed.:H. Emre Bağce, Ankara: Doğu Batı Yayınları (2. Basım), 7-19 ss.
l Horkheimer, M. ve Adorno T.W., (1995). Aydınlanmanın Diyalektiği Felsefi Fragmanlar I. Çev: Oğuz Özügül, İstanbul: Kabalcı Yayınevi.
l Yaylagül, L., (2006). Kitle İletişim Kuramları. Dipnot Yayınları: Ankara.
l Benhabib, S., (2006). Modernlik ve Eleştirel Kuramın Çıkmazları, Frankfurt Okulu. Ed.:H. Emre Bağce, Ankara: Doğu Batı Yayınları (2. Basım), ss:93-111.
l Tekinalp, Ş. ve Uzun, R., (2004). İletişim Araştırmaları ve Kuramları. İstanbul: Derin Yayınları.
l Tılıç, L.D., (1998). Utanıyorum Ama Gazeteciyim. İstanbul: İletişim Yayınları.




.jpg)



Yorumlar
Yorum Gönder